Ana Sayfa / 12 İMAMLAR

12 İMAMLAR

Image1

İbrahim ve İsmail’in soyundan gelen Haşim’in torunu Muhammed’in ve Ali’nin kafirlerden ve münafıklardan çektikleri eza ve cefaya tahammüllerin manası nedir. Bunca felaketlere göğüs geren Muhammed, neticede Mekke’yi fethettiği gün Kabe’deki putları niçin kırdı.

Kabe damındaki putların kırılması için Ali’yi Kabe damına çıkarttı ve Ali’ye “Ya Ali, benim omzuma basarak dama çık ve putları kır” emrini verdi. Putları kırdıktan sonra niçin yine Ali, Muhammed’in omzuna basarak indi? Bunun sırrı ve hikmeti neydi?

İslam Peygamberi Muhammed’in hiçbir zaman boş söz söylemediğini ve tabii, hoş ve manasız iş yapmadığını bütün İslam aleminin inandığı Kur’an-ı Kerim; “Muhammed hiçbir zaman boş söz söylemez, söyledikleri Müslümanlar için hikmet ve menfaattir” diyerek anlatmaktadır. Acaba Kuran’ın bu sözleri boş mudur?

Acaba Muhammed’in Hicret’in 8. yılı, Ocak ayının birinci günü Kabe’yi putlardan temizledikten sonra; “Ya Ali, omzuma basarak Kabe’nin üstüne çık, Kureyş’in ulu putlarını kır ve gene omzuma basarak aşağı in” demesi ve Ali’nin ayağını omzuna, Peygamberlik mührünün üstüne bastırmasının manası ve hikmeti nedir?

Bütün hakikatleri bir tarafa bırakarak yalnız Kabe’ye gitmekle ve birkaç damla zemzem suyunu kefenine damlatmakla maksat hasıl olur mu acaba?

“Muhammed boş söz söylemez, her söylediği söz için bir hikmeti vardır”diyen de Kuran’dır. Ali’nin ayağını on binlerce kişinin gözü önünde Mührü Nübüvvetin üzerine bastırmaktan, Muhammed’in gayesi, bütün İslam alemine Ali’nin mevkiini ilan etmek ve Ali’nin ALLAH ve Muhammed’den sonra her şeyden ve herkesten üstün olduğunu bize bildirmektir. Muhammed’in Hasan ile Hüseyin’i daima omzunda taşımasının sır ve hikmeti ise; onların mevkiinin Müslüman’ım diyenlere fiilen anlatmaktı.

İmam Hüseyin’i, 1,5 yaşındaki çocuğuna varıncaya kadar bütün genç ve ihtiyar sahabeleriyle birlikte susuz şehit edenler, İslam aleminin mukaddes saydığı Peygamberin aile kadınlarını çıplak develere bindirerek Şam’a esir götürenler, İslam alemi namına bu lekeyi sürdükten sonra Kabe’yi ziyaret eder, biz sonunda kefenimize de birkaç damla zemzem suyu damlatırız, ALLAH kerimdir bizi affeder diyecekler. Bunların sözleri de makbul ve muteber olacak mıdır?

Öyleyse bütün İslamiyet akideleri, sual melekleri, kabir azapları, ölümden sonra dirilme, ahrette mizan, cennet ve cehennem boş laf mı acaba? Muaviye, Yezid, Mervan ve bunları takip eden zalim halifeler, halife oldukları için bunlardan muaf mı tutulacaklar?

Peygamberin omzunda taşıdığı ve İslam aleminin mukaddes bildiği Muhammed’in torunu Hüseyin’in bir buçuk yaşındaki çocuğuna varana kadar bütün akraba ve sahibelerini susuz öldürten, sonra da Kerbela’nın kızgın kumları üstünde yatan cesetlerin üzerinde at koşturan ve Hz. Muhammed’in kız torunları (Zeyneb’ül Kübra ve Gülsüm’ül Ülya) gibi kutsi hatunları Şam sokaklarında kafir esirleri diye teşhir ettiren Muaviye oğlu Yezid affedilecek de, Yezid’in tayin ettiği İmam’ın kıldırdığı namaza hazır olmayan hakiki mümin mi cehennemde yanacak.

Her Muharrem ayı geldikçe Alevi ve Bektaşilerin Hüseyin’e ağlayıp sızlamaları, bazı insanlarca hoş görülmezdi. Onların bu hallerine kızanlar, dil uzatanlar bulunurdu. “Yahu bu Kızılbaşlar da çok oluyorlar ha, temcit pilavı gibi her sene bunu ısıtıp öne sürüyorlar” derlerdi.

Halbuki, böyle diyenler yanılıyorlar, bir noktada aldanıyorlardı. Alevi ve Bektaşilerin ağlaması, sızlaması yalnız Muharrem ayına münhasır değildi. Her gün Hüseyin için gizlice ağlıyorlardı. Onların yüreğinde bu (hüzün) daimi idi. Fakat kimsecikler bunu sezmiyordu.

Yataklarına girip gözlerini yumuncaya kadar her an Hüseyin’i selamla anıyor, onun katillerine de lanet ve nefret sözleri ulaştırıyorlardı. Bu ruh halini kim sezebilirdi ki.

CENAB-I ALLAH BİZLERİ EHL-İ BEYT SEVGİSİNDEN MAHRUM ETMESİN. Hû dost.

BİRİNCİ İMAM HZ. ALİ’NİN YAŞAMI

BAHHUN-BAHHUN – Leke ya İbn-i Ebu Talib. Sabahtü Mevlaye ve Mevlayi müminü ve mümi-neten ( Mübarek olsun sana, Ey Ebu Talib’in oğlu. Ben, seni kendimin ve bütün mümin erkeklerin ve mümin kadınların efenndisi olarak buldum)

Zahmet ve eziyet meydanı, ata rüzgarlarının estiği gül bahçesidir. Ve fena kılıcı, Beka-a suyu akan çeşmesidir.

Hz. Ali bin Ebu Talib, birinci imamdır. Menkıbe ve faziletleri, kalemin yardımıyla yazılmaya ve dilin müsaadesiyle anlatılmaya imkan olmayacak derecededir.

Hz. Ali, Kabe’nin içinde hareminde Receb ayının 13. günü dünyaya gelmiştir. Şeyh Müfid’in anlattığına göre Yemen diyarında MÜBRİN adında bir abid kişi vardı. Zamanın en kuvvetli sufilerindendi. 190 yıllık ömrü ibadet köşesinde geçip, dünya ahvaline iltifat etmemiş ve seccadeden gayrı yere ayak basmayıp, mihraptan başka bir surete göz atmamıştı. Bir gün dua ederken şöyle dedi: “İlahi muhterem hareminde oturanlardan ve Ulu Kabe ayanından birinin yüzünü görerek şerefe ermek dilerim. Bana bunu müyesser et.”

Riyasız duası icabete erişti ve Mekke ayanının en şerefli ve de en faziletlisi olan Ebu Talib, bir sefer esnasında yolu üstüne çıktı. MÜBRİN, Ebu Talib’e tanzimde bulunup, halini sorduktan sonra Ebu Talib; “Ben, Mekke’nin Beni Haşim kabilesinden Abdi Menaf oğlu Ebu Talib’im” dedi. MÜBRİN, aldığı cevaptan memnun kalıp, tekrar hürmette bulunduktan sonra şöyle dedi: “Allah’a minnet olsun, muradım hasıl oldu ve duam tesirini gösterdi. Ey Ebu Talib! Eski haberler bize ulaşmıştır, ki Abdulmuttalib’in iki torunu olup bunlardan biri Abdullah soyundan zuhura gelecek, Peygamberlik sırrını açığa vuracaktır. Diğeri de Ebu Talib kolundan gelip velilik rumuzlarına sahip olacaktır. Peygamber 30 yaşına geldikten sonra veli dünyaya gelecektir. Devranın gözü, devletli yüzünü beklemekte ve zamanın gözü parlak çehresinin ışığına müştak bulunmakta olan o Peygamber, dünyaya gelmiş midir?”

Ebu Talib: “Evet ya şeyh. Muhammed dünyaya gelmiş olup şimdi 29 yaşındadır.” Bu cevap üzerine MÜBRİN şöyle der: “Ey Ebu Talib! Buradan Mekke’ye döndüğünde Mabut dergahın yakınlarından olan o zata benden selam götür ve arz et ki, Tanrı’nın tek olduğuna ve senin de onun Peygamberi olduğuna MÜBRİN şahadet eder. Ey Ebu Talib! Senden doğan sevgiliye de selamımı götürüp arz edesin ki sen de Peygamber vasisisin. Nitekim onda Peygamberlik, sende de velilik tamam ola.”

Ebu Talib: “Ey aziz! Bu sözlerin doğruluğuna şahit isterim” dedi. Şeyh BİSMİLLAH deyince Ebu Talib, karşısında kurumuş bir nar ağacı görüp; “Ey Şeyh! İsterim ki bu kuru ağaçta yaprak ve yemiş bitiresin” dedi. Şeyh mabudun dergahına yönelip “İlahi, sıfatlarını beyan ettiğim o şanlı Peygamber ve veli hakkı için beni utandırma” diye yalvardı.

Derhal yapraklanan kuru ağaçta iki taze nar peyda oldu. Şeyh bu narlardan birini Ebu Talib’e verdi. Ebu Talib’de bu narı parçalayıp iki tane yedi. Rivayet ederler ki; o taneler, Ali bin Ebu Talib’in vücuda gelmesini sağladı. Yiğitler şahının rumman narına benzeyen kırmızı yanakları bundandır. Hasılı Ebu Talib, bu müjdeden memnun kalıp, gülümseyerek Mekke’ye döndükte şerefli sülbünden hasıl olan o nutfe Fatma Binti Esed’in rahmine geçti ve gebelik müddeti devam etti.

Hz. Ali’nin annesi Fatma binti Esed’den şöyle nakledilmiştir: “Ben Kabe’yi tavaf ediyordum. Doğum ağrıları başladı. O sırada Hz. Peygamber beni gördü ve ne halde bulunduğumu anlayarak bana; Ey Fatma! Kabe’yi tavaf ettin mi diye sordu. Hayır dedim. Buyurdu ki; tavafı tamamla, eğer daha fazla sıkışırsan Kabe haremine gir” ve Fatma da Kabe’ye girip orada doğum yapar.

Esed’in kızı Fatma, Kabe hareminde Hz. Murteza’yı dünyaya getirdi ve oradan çıkıp evine geldi. Adet üzerine onu beşiğine koydu. Ebu Talib oradan hazır olup çocuğun yüzünü görmek istedi. Elini örtüye dokundurduktan sonra Ali heyberi açan eliyle Ebu Talib’in elini sıktı. O sırada annesi de yanına sokulmuştu ve ona süt vermek istiyordu. Ali onu da hafifçe yaraladı. Ebu Talib hayrette kalıp; “Ey Fatma! Bu çocuğa hangi adı koyalım” diye sordu. Fatma; “Ey Ebu Talib! Çocuğun pençesinde aslan kuvveti var. Esed aslan demek, münasiptir” dedi.

Ebu Talib; “Ben ona Zeyd adını vermeyi düşünüyorum” dedi. Ali’nin doğduğunu haber alan Hz. Peygamber feralanıp Ebu Talib’in evine geldi ve; “Bu çocuğun adını ne koydunuz” diye sordu. Herkes münasip gördüğü adı söyledi. Hz. Resul, “Ben, adı himehli olması için (ALİ) adını vermeyi düşünüyorum” deyince, Fatma; “Çok doğru. Ben de gayipte bu sesi duydum” dedi.

İsmini Ali koyunki Aliyyül Ala olsun. Hz. Peygamber, beşiğin yanına varıp yavruyu görmek istedi. Fatma; “Ey kardeşim. Üzerine varma ki bu aslan hasletli çocuk, size karşı edebe aykırı bir harekette bulunmasın” dedi.

Hz. Peygamber: “Ey Fatma! Ali benim önümde edebe riayet eder” diyerek onun yanına yaklaştı. Hz. Murteza uykudaydı. Bu arada Resulallah’ın saçlarının kokusunu alınca hakikati gören gözlerini açıp hal diliyle Peygambere baktı. Hz. Muhammed, Hz. Ali’yi yıkamaya başladı. Sağ yanını yıkarken Hz. Ali sola dönerdi. Hz. Resul, bunu görünce ağlamaya başladı. Fatma; “Ya Muhammed! Ağlamanızın sebebi nedir?”diye sordu. Hz. Muhammed; “Ey Fatma! Ben bu çocuğu doğar doğmaz nasıl yıkıyorsam, bu çocuk da ömrüm sona erdikte beni yıkayacak ve ben de onun gibi kendi kendime bir yanımdan öte yanıma döneceğim” diye cevap verdi.

Hz. Muhammed: “Ali bendedir. Ben de ondayım. Ya Ali! Sen bendesin ve nezdimde Harun ve Musa gibisin. Ben ilim şehriyim ve Ali onun kapısıdır”buyurmuştur. Hz. İmam Ali’nin her faziletinde evvel ilmi o derecedeydi ki, bir gün minberin kapısına ayağıyla dokunarak şöyle buyurmuştur: “Ruhum kudret kabzasında bulunan mabut haki için eğer ferman erişip ZEBUR – TEVRAT ve İNCİL ehli hep birden konuşsalar, ben onların bütün esrarını haber verirdim ve onlar, hep birden tasdik ederlerdi.

Bir kıtlık yılında Ebu Talib’in yükünü hafifletmek için Ali’yi Hz. Peygamber yanına alır ve Ali’yi kendi ilim ve irfanıyla büyütüp terbiye eder. Hz. Muhammed’e ilk iman eden erkeklerden biri de Hz. Ali’dir.

BAKARA 207: İnsanlardan öylesi de vardır ki ALLAH rızasına nail olmak için canını satar ve Allah kullarını pek esirgeyendir. Bu ayet, Hz. Ali için gelmiştir. Hz. Muhammed Mekke’den Medine’ye giderken Ali’yi kendi yatağına yatırmış Müşrikler Muhammed’i öldürmeye geldiklerinde karşılarında Ali’yi bulmuşlardır.

Hz. Muahmmed Medine ensarilerilye Mekke göçmenlerini birbirine musahip yaparken Hz. Ali; “Ya Muhammed! Sen herkesi kardeş kıldın beni yalnız bıraktın” der. Bu sözün üzerine Hz. Muhammed şöyle buyurur: “Ya Ali! Musa’ya Harun ne menzildeyse sen de bana öylesin. Ancak dünyaya benden sonra Peygamber gelmiyor, sen dünya ve ahrette benim kardeşimsin”

Hicretin birinci yılı Muharrem ayının 21. Perşembe günü akşamı Resul-ü Ekrem tek kızları Cenab-ı Fadimet-üz Zehra’yı Ali ile evlendirmişlerdir. Böylece Ali, kimsenin ermediği bu şerefe ermiştir.

Hz. Muhammed; “Benim soyum Ebu Talib oğlu Ali’den izhar etti” buyurur. Ali’yi methetmekle Ali’nin vasıfları bitmez. Hiçbir insanın gücü Ali’nin vasıflarını anlatmaya yetmez. Bütün dünya denizleri mürekkep, ağaçları kalem olsa gene yetmez. SELAMULLAH YA ŞAH-I MERDAN ŞER’İ YEZDAN, DERTLERE DERMAN ALİYYÜL MURTAZA

HZ. ALİ’NİN ŞEHADETİ

Hz. İmam Ali bir gece rüya görür ve o rüyanın etkisinde kalarak yattığı yerden ter içinde uyanır. Gördüğü rüyanın etkisiyle etrafına şuursuzca bakınır. Rüyasında Hz. Resulallah ile beraberdi. Hasretlik bitti diyordu. Resulallah ile kucaklaşacakken kendi bağırtısına uyanmıştı.

Kalktı, oturdu. Çocuklarının tek tek yanına gitti ve doyasıya yüzlerine baktı. Hasan ve Hüseyin uyanmıştı. Babalarını solgun görünce; “nedir baba rahatsız mısın?” diye sorunca, “Hayır” diye cevap verdi ve çocuklarına rüyasını anlattı. Hakk’a ulaşacağının yakın olduğunu söyledi. Bunun üzerine çocukları hüzünlenip, kederlendiler. Abdurrahman bin Mülcem günlerdir peşindeydi. Fırsat kolluyor, planlar yapıyordu. Evliyalar şahını ortadan kaldıracaktı.

Hz. Ali bu durumu sezinledi, ama akacak kanın önüne nasıl geçebilirdi ki. Koruması olmayan, halkla iç içe olan bir kimseydi. Halka bir kötülüğü olmadığı için halktan da korkusu yoktu. Şah-ı Merdan evlatlarını toplayıp şu öğütte bulundu: “Evlatlarım! Ben Hakk’a yürüdüğüm zaman yüzleri yeşil nikaplı ve sırtları matem libasıyla örtülü bir kişi gelecek beni yuyup, yıkayıp, kefenleyip bir ceviz tabuta koyacak ve deveye saracaktır. Suyumu Hüseyin, sen dökeceksin. Hasan da ısıtıp taşıyacaktır. Diğer yavrularım da kendilerine düşen görevi yerine getirsinler. Sakın ola ki yüzü nikaplı kişiye soru sorup taciz etmeyin. O cenazemi götürüp Necef diyarına defnedecektir.”

Şafak sökmüştü. İmam Ali çok az uyurdu. Şafak sökmeden ibadetini yapar, dışarı çıkardı. İbadetini yaptı ve dışarı çıktı. Kapı önündeki ördekler feryat ediyor, etrafında dönüyor, eteklerine yapışıyorlardı. Onları elleriyle sevdi, okşadı. Bahçeyi de gözden geçirdi. Herkes uykudaydı. Diğer günlerden farksız bir gündü. Bahçeden çıktı, dış kapıyı açtı. Kapıyı açar, açmaz bir feryat duyuldu, bu feryat Hz. Ali’nin feryadıydı. İmam Hasan ve Hüseyin yalınayak dışarı fırladılar, Hz. Ali’nin yüzü kan revan içindeydi.

Kapı önünde pusu kuran melun münafık İbn-i Mülcem ve iki adamı amaçlarını gerçekleştirmişlerdi. İmam Ali’nin evinde feryatlar şafağın karanlığına karışıyordu. Eve taşıdılar. Başına kılıç darbesi almış, kanı durmuyordu.

İmam Hasan ve Hüseyin ellerinde kılıçlarıyla sokağa çıktılar. Sevenleri duymuş, kötü haber tez yayılmıştı. Herkes sokağa çıkmış, Kûfe’yi kara bulutlar kaplamıştı. Sokaklarda da feryat figan vardı.

Şah’ı Merdan ağır yaralanmış, hekimler başına gelmişti. Ama yapacak bir şey yoktu. Zira kılıç zehirliydi. Zeynep’in gözyaşları dinmiyordu.

O günlerde Kûfe’ye güneş bir başka doğmuş, feryatlara o da tanıklık etmişti. Kûfe’nin dış bağlantısı kesilmişti. Ehlibeyt dostları her yeri didik didik aramışlar ve Şam yönüne doğru bir devenin hızla uzaklaştığını tespit etmişlerdi. Hz. Ali’nin yiğit oğlu Celal Abbas deveye yetişti ve devenin üstündeki melun İbn-i Mülcem’i yere düşürdü. İmam Ali’nin huzuruna getirdiler. Halkın linç etmesinden zor kurtarmışlardı. Sokaklarda galeyan ve ağıt vardı. İmam Hasan sordu: “Ey cehennem lanetullahı! Nasıl kıydın babama?”

İbn,i Mülcem şöyle cevap verdi: “Mecburdum. Bana bu görevi vermişlerdi. Görevimi yaptım”

Bu lanetullahı parçalayacakları sırada (MEDET ELAMAN YA ALİ) o yiğitler şahı elini kaldırdı ve zor duyulan bir sesle: “Bırakın. Medet dilenene el kaldırılmaz. Korkmuştur kendisine süt verin. Bana ne verirseniz, ona da yedirin. Eza, ceza etmeyin, ölürsem aynı kılıçla kısas uygulayın.”

Kara bulutlar her yeri sarmıştı. İmam Ali’nin evine etten duvar örülmüştü. Herkes içeriden bir haber bekliyordu. İmam Ali doğrulmak istedi, ama doğrulamadı. Kan durmuyordu. Gözlerini tek tek çocuklarının üzerinde gezdirdi. İki damla yaş sakalına doğru akıyordu.

La ilahe illallah, Muhammeden resulullah.

Sesi kesilmiş, gözleri kapanmıştı. Boyun, o mübarek baş yana düşmüştü. Kanı halen akıyordu.

EYVAH ŞAH-I MERDAN ŞEHİT OLDU YA

Erenlerin evliyaların piri
Eyvah Şah-ı Merdan şehit oldu ya
Aşıkların, maşukların serveri
Eyvah Şah-ı Merdan şehit oldu ya.

Arslan olan Miraç yolunda yatan,
Mancınıkla kendin Hayber’e atan,
Kurdun kuşun nasibini dağıtan,
Eyvah Şah-ı Merdan şehit oldu ya.

Arayıp da bu gönlümde bulduğum,
Meracım edinip secde kıldığım,
Ayağı tozuna kurban olduğum,
Eyvah Şah-ı Merdan şehit oldu ya.

Bundan geri durmaz gözümün yaşı,
Feryadım inletir dağ ile taşı,
Doksan bin erlerin serveri başı,
Eyvah Şah-ı Merdan şehit oldu ya.

Böyle midir şu feleğin kuralı,
Kimse cevap vermez sordum soralı,
İçin kan ağlıyor gönlüm yaralı,
Eyvah Şah-ı Merdan şehit oldu ya.

HZ. ALİ’NİN BİZE NASİHATLARI

1 – Alim ölü olsa bile diridir.
2 – Cahil diri olsa bile ölüdür.
3 – Bilgi tükenmeyen, yıpranmayan bir hazinedir.
4 – Akıl eskimeyen, yıpranmayan bir elbisedir.
5 – Cahiller çoğalınca bilginler garip olurlar.
6 – İlim hikmetin meyvesidir. Gerçeklerse dalları, budaklarıdır.
7 – bilgin kişinin rütbesi, rütbelerin en yücesidir.
8 – İki şey vardır ki sonu bulunmaz; bilgi ve akıl.
9 – Kendini bilmeyen, başkasını nasıl bilir.
10 – Seni ıslah etmeyen bilgi sapıklıktır.
11 – Sana faydası olmayan mal, vebaldir.
12 – Cahil dostundan ziyade, akıllı düşmanın güven.
13 – Görmek yalnız gözle olmaz, görüşler görenleri aldatabilir.
14 – Kendini bilen Rabbini bilir.
15 – Bilgiyle dirilen ölmez.
16 – Bilgiyi ehli olmayana veren, bilgiye zulüm etmiştir.
17 – Söyleyene bakma, söylenene bak.
18 – İnsanın kendisindeki noksanı bilip anlaması, olgunluktan ve ileri üstünlüğündendir.
19 – Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmaklığın alametlerindendir.
20 – Kendi rehinle hareket etme, kendi rehine uyan helak olur gider.
21 – Dil yırtıcıdır, yuları bırakıldı mı salar parçalar.
22 – Dostları yetirmek gurbete düşmektir.
23 – Her sayılı şey biter her beklenen gelir çatar.
24 – İhtiyarın nasihatını, gencin yiğitliğinden daha çok severim.
25 – Tövbe etmek elindeyken ümidini kesene şaşarım.
26 – Dert ve gam ihtiyarlığın yarısıdır.
27 – İnsan dilinin altında gizlidir.
28 – Kadrini bilmeyen helak olur gider.
29 – Herkes için tatlı – acı bir son vardır.
30 – Kendini beğenmek ilerlemeye engel olur.
31 – Tema ebedi köleliktir.
32 – Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
33 – Nice söz vardır ki saldırıştan daha tesirlidir.
34 – Gerçekle savaşan elbette alt olur gider.
35 – Yumuşaklıkla hareket etmek insana soy boyudur.
36 – Batıla yardım eden Hakk’a zulüm eder.
37 – Nice kan vardır ki onu dil döker.
38 – Gözle görünen bir şeyi duymaya benzemez.
39 – Aç kalmak alçalmaktan hayırlıdır.

HZ. ALİ ŞAH-I MERDAN.

HZ. MUHAMMED’İN HZ. ALİ HAKKINDAKİ HADİSLERİ

Dünyada ve ahrette Ali benim kardeşimdir.

Ya Ali gerçek Müslüman seni sever. Senin için fena sözler söyleyenler, ara bozuculardır.

Ali bendedir, ben de ondayım. Allah ise her Müslüman’ın koruyucusudur.

İnsanlar .eşitli soylardan gelmişlerdir. Ali ile ben aynı soydanız.

Ya Ali sen bana Musa’nın kardeşi Harun kadar yakınsın. Musa’nın tura giderken kavmine kardeşi Harun’u vekil bıraktığı gibi, ben de seni vekil bırakıyorum. Ancak Musa’dan sonra Peygamberlik vardı. Benden sonra Peygamberlik yoktur. Sen halife olacaksın.

Ali’nin kapısında başka mescide açılan kapıların kapanmasını emrettim. Bu hususta, birçok şeyler söylediler. Oysa ben şimdiye kadar ne bir şey kapadım, ne de açtım. Sadece bana emredilenleri yaparım.

Ali hayır severdir. Bundan şüphe etmek Allah’ın birliğini, benim de Peygamberliğimi inkar etmek demektir.

Ali kafirleri yok edicidir. Allah ona yardım edenin yardımcısıdır. Ondan ayrılan Tanrı’nın yardımından yoksun kalır.

Ben ve Ali insanların yükselebilmesi için Allah’ın gönderdiği kılavuzlarız.

Ben ve Ali kıyamet gününde bütün ümmetim için birer iyilik kılavuzuyuz.

Ya Ali sen dünyada da ahrette de ulu kişisin.

Ya Ali kıyamete kadar seni sevene ve senin yüksekliğini tasdik edene müjdeler olsun. Sana düşmanlık edip sanını yalanlayanlara yazıklar olsun.

Ali hatadan sıyrılma kapısıdır. O kapıdan giren Müslüman, kapının dışında kalan kâfir oldu.

Ya Ali sen Müslümanların kalplerine Allah tarafından indirilen dayanaksın.

Ali her hususta Kuran ile beraberdir. O, Kuran dışı bir söz söylemez ve bir iş işlemez. Kuran da Ali’den asla ayrılamaz.

Ali’yi ben seçmedim. Onu Allah seçti.

Ya Ali cehennem ateşine baksa, her üzüntünün sonu gelir.

Ali benim vücuduma nispetle başım kadar kıymetlidir.

Kıyamet gününde arşın içinde ya Muhammed atan İbrahim ne güzel baba, Ali ne güzel kardeştir.

Ya Amr, İşte sana yemek yer, su içer, sokaklarda gezer cennetlik biri, Talip oğlu Ali.

Adem (A.S.)’ın ilmini Nuh (A.S.)’ın anlayışını, İbrahim (A.S.)’ın güzel ahlakını görüp gönlünü ferahlandırmak isteyenler, Talip oğlu Ali’ye baksınlar. Onda bunların hepsini bulurlar.

22 – Ali’yi seven şüphe yok ki beni sevmiş olur. Beni seven Allah’ı sevmiş olur. Ali’ye düşman olan bana düşman olur. Bana düşman olan ise hiç şüphesiz Allah’a düşman olur.

Ali’nin dostu benim dostum. Ali’nin düşmanı benim düşmanımdır.

Ali’ye sevgi, arabozuculuktan kurtulmaktır.

Kim benim hayatım gibi yaşamak ve benim gibi ölmek ve Rabbimin bana vaat ettiği cennette kalmak isterse Talip oğlu Ali’ye uysun. Zira Ali sizi asla doğru yoldan çıkaramaz ve asla sizi sapıklığa sokmaz.

Ali’yi sevmek cehennem ateşinden kurtulmaktır.

Ali benim ilmimin kapısıdır. Ümmetime Hak yolunu gösteren o güneştir. Onu sevmek imandadır. Ona düşmanlık, arabozuculuk belirtisidir.

Ali’ye düşman olan, Allah’a da düşman olur.

Ali’ye eziyet edip, onu kızdıran hiç şüphesiz beni de kızdırmış olur.

Ali’ye söven, hiç şüphesiz bana da sövmüş, bana söven de elbette Allah’a sövmüş olur.

Ali’den ayrılan hiç şüphesiz benden ayrılmış, benden ayrılan da elbette Allah’tan ayrılmış olur.

Ya Ali benden sonra şüphe yok, ümmetim sana haksızlık edecektir. Oysa sen benim dediklerime uygun yaşar ve herkese ona göre muamele edersin.

Ya Ali vefatımdan sonra benim cesedimi sen yıkar, borcumu sen verirsin. Kabrime sen yerleştirirsin. Sen dünya ve ahrette sancaktarımsın.

Ya Ali yakında hak sende olduğu halde sana karşı gelenlerle savaşacaksın. O gün sana yardım etmeyen benden değildir.

Ya Ali üstünlükte insanların en ilerisindesin.

Ya Ali kıyamet gününde cennete el ele tutuşarak gireceğiz.

Talip oğlu Ali Allah’ın en iyi bilen insanıdır.

Benden sonra ümmetimin kılavuzu Talip oğlu Ali’dir.

Ya Ali benden sonra ümmetim herhangi meselede anlaşmazlığa düşerse, doğru yolu sen gösterirsin.

Bir terazinin bir gözüne gökler ve yeryüzü, öteki gözüne Ali’nin imanı kona, bilseydi her halde Ali’nin imanı ağır basardı.

Ali bana ilk iman edendir. Kıyamet gününde de benimle ilk o müsahafada bulunacaktır. Ali Müslümanların beyidir. Doğru ile yanlışı en iyi o ayırt eder.

Ali ve Abbas hakkında hayır işlerde, hayır sözlerde bulunmanızı vasiyet ederim. Bunlar hakkında olan bu vasiyeti yerine getirenlere Allahüteala bir nur ihsan buyurur, o nur ile kıyamet gününde gelip beni bulur.

Ben kimin efendisi isem Ali de onun efendisidir.

Ya Ali Kureyş’ten hiçbiri senin karşına çıkmaz. Çünkü sen Allah’a iman edenlerin birincisisin. Onun bütün emirlerini yerine getirenlerin birincisisin. Herkesin hakkını verir, her şeyin sonunun ne olacağını anlarsın. Bu meziyetlerinle insanların en büyüğüsün.

Ya büride muhakkak benden sonra Ali sizin velinizdir. Ali’yi sev, onun gittiği yola git. Zira Ali kendisine Allah ve resulu tarafından ne emir olduysa onları hiç eksiksiz yapar. Ben kimin mevlası isem Ali’de onun mevlası ve hakimidir.

İlahi Uhud günü Hamza bin Abdulmuttalib’i elimden aldın Ali’yi de elimden alarak beni dünyada tek başına bırakma.

İlahi Ali’ye yardım edene sen de yardım et. Ali’ye ikram edene sen de ikramda bulun. Ali’yi terk edip yardım etmeyene, sen de yardım etme.

Ya Ali Fatma bana senden sevgilidir. Sen ise bana Fatma’dan kıymetlisin.

Ya Fatma seni Ehli Beytimin en üstününe verdim.

Zifaf gecesi resulü ekrem Fatma ile Ali için ilahi evliliği ikisi hakkında da mübarek eyle. İkisine de bereket ihsan eyle ve her ikisi de neslinin bereketleridir diye dua etti

Ya Fatma Allahüteala sana iki erkek ihsan etti. Biri baban, öteki kocan.

Allahüteala Fatma’yı Ali’ye vermeyi bana emretti.

Allah’ım Ali’ye düşman olanı yüzüstü süründür.

İnsanlar Müslüman olmadan yedi sene önce melekler bana ve Ali’ye rahmetle dua ettiler.

Ben Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin kıyamet gününde arşın altında bir kubbeli bina içinde oturacağız.

Ben hikmet eviyim. Ali de o evin kapısıdır.

Ben ilmin şehriyim. Ali de o şehrin kapısıdır. Bilgi isteyen Ali’nin kapısına gelsin.

Ya Ali benden sonra yola gidenler senin gösterdiğin yoldan giderlerse selamete ererler.

Ben zamanında kiminle harp edersem Kuran’ın açık emrine uyarak savaşırım. Ali de Kuran’ın manasına uyarak savaşır, heva ve hevesine uyarak değil.

Allahüteala bana dört kişiyi sevmemi emretti ve onları kendinin de sevdiğini bana hbaer verdi. Bunlar Ali, Ebuzer, Mikdad ve Selman’dır.

Benden sonra Ali ile savaşacak bir kavim bulunacak. O zamana eren Müslümanların Ali’nin muhaliflerine karşı, Ali’yle beraber harp etmeleri Allah’a karşı bir hak görevidir. Cihatta bulunmaya iktidarı olmayanlar eliyle, diliyle Ali’ye yardım etmelidirler. Diliyle yardım etmeyenlerin kalpleriyle yardım etmeleri vaciptir. Bundan ötesi yoktur.

Selam ey iki güzel kokulu çiçek; Hasan ile Hüseyin. Babası; dünyada bu iki kokulu çiçeği sana emanet ediyorum. Yakında ben ve Fatma bu dünyadan ayrılacağız. Ondan sonra senin yardımcın ve yol göstericin Allah’tır.

Ya Ali ümmetime şeriat yollarını öğret ve aralarındaki davaları hakka uygun olarak hallet.

Benimle ilk namaz kılan Ali’dir.

Talip oğlu ali Allah’a ve halka verdiği sözü yerine getirir, borcunu öder.

Ya Ali benden sonra hesap sorulmaksızın cennetin kapısını çalan sen olacaksın.

Ya Ali üç şeyi erteleme: Vakti gelince namazını kıl, yemek hazırsa ye, evlenme çağına gelen kızı eş bulunca hemen evlendir.

Halk ikiye ayrılırsa Ali ile sahabelerinin tuttuğu taraf haklı bulunur.

Ya Ali cennete ilk girecek dört kişi; ben, sen, Hasan ve Hüseyin’dir.

Ya Ali hayatında da ölümünde de benimle beraberdir.

İmam Hasan, Hz. Ali’nin ve Hz. Fatmaüz- Zehra’dan doğan ilk oğuldur. Hicretin ikinci yılı (bir rivayete göre üçüncü yılı) Ramazan ayının on beşinci günü Medine-i Münevver’de doğmuştur. Hz. Peygamber , ismini Hasan koymuştur. Bu ad, cahiliyye devrim yoktu. HASAN – HÜSEYİN ve MUHSİN, Hz. Peygamber tarafından konulmuştur. Bu isimler, Harun Peygamberin oğulları ŞEBER – ŞÜBEYR ve MÜŞBİR’in Arapçaları Hasan, Hüseyin ve Muhsin olarak konmuştur.

Resul-u ekrem İmam Hasan ve İmam Hüseyin’i çok severdi, hatta onlar için “onlar dünyada benim iki demet çiçeğimdir” buyurmuştur. Onlara “oğlum” diye hitap eder, ağlamalarında incinirdi. “Onları sevenler cennetlik, onları buğzedenlerse cehennemliktir” der, onları omuzlarında taşırdı. Bağrına basar, öpüp okşar, güneş altında kalmalarına razı olmazdı. Öyle ki; ibadette bile onların kendisiyle oynamasına ses etmezdi. Hatta bir defasında hutbe okurken onların geldiklerini görüp hutbelerini keserek minberden inmiş, onları alıp tekrar minbere çıkmış ve onları kucaklarına oturtarak hutbesine devam etmişti. İmam Hasan ve Hüseyin zekat olarak gelen hurmalardan birini bile yemesine müsaade etmemişler. “Zekat ve saka malından yemeyiz, bunlar bize helal değildir” demişlerdir. Resul-u ekrem “Allah’ım, ben bu ikisini de severim. Sen de bunları ve bunları sevenleri sev. Bunlar benim ve kızım oğullarıdır. Onları seven, beni sever. Beni seven ise Allah’ı sever. Allah’ı seveni Allah cennete sokar. Onlara buğzeden, bana buğzeder. Bana buğzeden, Allah’a buğzeder. Kendisine buğzedeni ise Allah cehenneme atar”

İmam Hasan, göğsünden başına kadar Resul-ü ekreme benzerdi. Bilhassa yüzleri Cenab-ı Peygamber’e benzerdi. İmam Hüseyin göğsünden ayaklarına dek, hele vücutları ve renkleri aynıydı. Hz. Peygamber, “Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir” buyurmuştur.

MATEM 2. GÜN HZ. HASAN’IN ŞEHADETİ

Hz. Ali efendimiz şehit olduktan sonra, Kûfe halkının İmam Hasan’a bağlandıklarını Şam Valisi Ebu Süfyan oğlu Muaviye duyunca hemen Irak ülkesini almak üzere 60 bin Şam askeriyle yola çıktı. İmam Hasan, Muaviye’nin büyük bir orduyla Şam’dan ayrıldığını haber alınca kısa bir sürede 40 bin kişilik orduyla yola çıktı. Kûfeli’ler in Tanrı’ya bağlılıkları olmadığından onlar sadece yağma için savaşırlardı. Hz. Hasan, “Ben kendi isteğimle hiç kimseye düşmanlık etmem” dedi ve bunu duyan ordu da Hz. Hasan’ın Muaviye’yle barış yapacağını anlayınca özellikle hariciler sözle hakeret etmeye başladılar. Hz. Hasan’ın oturduğu seccadeyi çektiler, giysilerini parçaladılar ve eşyalarını yağmaladılar. İki Kerbela dostu Hz. Hasan’ı bu yağmacıların elinden kurtardılar. Hz. Hasan ise Müslüman kanı dökülmesini istemediği için Muaviye’ye mektup yazarak barış istedi. Ebu Süfyan oğlu Muaviye, Hz. Hasan’ın bütün koşullarını kabul etti. Haris oğlu Abdullah, Muaviye’ye seslenerek, Hz. Hasan hükümeti teslim etmesi için yazılı dışında bir koşulu daha vardı. Eğer Muaviye, Hz. Hasan’dan önce ölürse halifelik Hz. Hasan’a geçecekti.

Muaviye, bu koşulları da kabul ettikten sonra kendi eliyle bir yemin belgesi yazıp mühürledi. Hz. İmam Hasan’ın halifeliği altı ay sürdü. Hicretin 40. yılında Hz. Hasan, barıştan sonra Medine’ye doğru yola çıktı. Muaviye ise kendinden sonra halife olacak Hz. Hasan’ı nasıl ortadan kaldıracağını düşünerek Şam’a gitti.

HZ. İMAM HASAN’IN ŞEHADETİ

Annelerini kaybettikten sonra, tek dayanakları, umutları, sevdaları olan o büyük şahların şahı, gönüllerin sultanı babaları da yoktu artık. Hiç beklenmedik bir anda hunharca şehit edilmişti. O büyük insan da yoktu artık. Evin en büyük evladı İmam Hasan sorumluluk bilinciyle tüm ailesine siper olmaya çalışıyordu. Kara bulutlar sarmıştı her yanını. Feryatlar, figanlar dinmiyordu. Evin cefalı kızı Zeynep, can siperane kardeşlerine sahip çıkmaya çalışıyordu. Her gün anasızlığından dolayı bütün sevgisini verdiği, her derdini anlattığı, saçlarını ördürdüğü, kucağında uyuduğu babası da yoktu.

O yiğit Zeynep, kardeşlerinin de başında felaketlerin döndüğünü seziyor, baba acısı yetmiyormuş gibi, şimdi de kardeş korkusu içini yakıyordu. Geceleri uyumaz, kardeşlerini beklerdi. Daha fazla dayanamadı ve ızdıraplarını kardeşi İmam Hasan’a açtı:

“Gel kardeş Kûfe’den gidelim, babama neler yaptılar. Sizlere de bir kötülük yapacaklar diye gece ve gündüzüm zindan oluyor bana”

“Üzülme bacım Zeynep! Babamızın şehit olduğu buraları bırakamayız”

Oysa tüm halk huzurlarına gelip; “Bizler de sizlerin yolundan gideceğiz. Ehlibeyt uğruna canımızı da, serimizi de vereceğiz”diye ikrar veriyorlardı. İkrarsızın ikrarına ne kadar güvenilir ki. Akın akın insanlar gelip İmam Hasan’a biat ediyorlardı. O biat verenlerin bir gün yağlı bir kemik uğruna nasıl biatlarından vazgeçtiklerine tanık olacaktı İmam Hasan. Yahudiler’in bayramıdır o gün, herkes renk renk elbiseler giyinmiştir. Hz. Resulallah; “Ya Fatma niçin mahzunsun?” diye sorar. Fatma; “Çocuklar elbise isterler baba” der. Hz. Resulallah hemen elbise alır, renkleri yeşil ve kırmızıdır. Yeşili İmam Hasan beğenir, kırmızıyı İmam Hüseyin. Giyinip sevinirler.

Cebrail nail olur, gayp aleminde iki köşk gösterir. Biri yakuttandır, biri zümrüttendir. Hz. Peygamber; “Bu köşk kimlerin?” diye sürer. Cevap gelir: “biri İmam Hasan’ın, diğeri İmam Hüseyin’in.”

Hz. Peygamber; “bunların renkleri neden ayrıdır?” diye sorar. Ya resulallah! Zümrüt köşk İmam Hasan’ındır, çünkü onu zehirleyecekler rengi zümrüt gibi olacaktır. Gül rengi köşk de İmam Hüseyin’indir. Onun da başı kesilip kanlar içinde bu köşke gelecektir. (Şahahid-ün nübüvve). Hz. Muhammed gözyaşı döker, İmam Hasan Medine’de dedesinden dinlediği bu kıssayı anımsar. Zalimin zulmü hep üzerindedir. Evet, Zeynep2in korkuları boşuna değildir. Melun Firavun Muaviye, İmam Hasan’ın şahadetine eşi Cuda’yı görevlendirmiştir. Bir iki kere zehir vermiş, tesir etmemişti. Kerbela’da büyük yiğitlikler gösterecek olan Zeynep, artık kardeşinin evde gölgesi olmuştu..

Su testisinin ağzını tülbentle bağlayıp mühürlüyordu. Gece de yanında kalıyordu. Kara bulutlar dağılmıyordu resul evlatlarının üstünde. Cuda, İmam Hasan ve Zeynep’in uyuduğu bir saatte gizlice içeri girer, tülbentten zehri boşaltır testinin içine. Felek yine örmektedir cevrü belayı Ehlibeytin üstüne. İmam Hasan uyanır, çöl sıcaktır, çöl bunaltıcıdır, su içmek ister. O vefakar bacı Zeynep fırlar yerinden testinin mührünü kontrol eder, dokunulmamıştır.

Doldurur verir, İmam Hasan içmiştir şahadet şerbetini. Ehlibeyt’ten bir ışık daha sönmektedir. Zehir tesirini göstermiştir. Ciğerleri parçalanmaktadır. Yine Ehlibeyt’in evinde feryatlar yükselmektedir. İlahi tecelliye bakın ki; İmam Hasan’ın rengi yemyeşildir. Ateş ve ağrı içinde inim inim inlemektedir. İmam Hüseyin yanındadır. Çaresizdirler, umutsuzdurlar. Arap çöllerinin çevrü cefası üzerlerine bindirilmiştir. Hz. İmam Hasan gözlerini aralar kardeşine bakar ve şöyle der:

“Ey kardeş! Felek yine yar olmadı bize. Çocuklarımı göz yaşlı bırakma, sana emanet ediyorum. Oğlum Kasım kızın Fatma’yı ister. Onu da sevdalı bırakma”

Sefer ayının yirmi dokuzuncu gecesidir. Geceler karanlıktı, geceler acımasızdı, geceler haindi. İmam Hasan’ın cansız vücudu, İmam Hüseyin’in kucağındaydı. Feryatlar gecenin karanlığında kayboluyordu. İmam Hüseyin ve Ehlibeyt taraftarları İmam Hasan’ın mübarek cesedini dedesi Hz. Muhammed’in kabri civarında defnetmek istemişlerdi. Ayşe, bir katıra binerek, taraftarlarıyla birlikte cenaze alayının önünü kesmişti. Sorarlar: “Ya Ayşe maksadın nedir?” Ayşe ise “Ravzai mutahhara civarına kimseyi defnettirmem” cevabını verince, “Ey Ayşe! Kimse dediğin kişi Hz. Resul’ün göz bebeklerinden biridir. Bir zamanlar deveye bindin, Hz. Ali’ye muhalefet ettin, şimdi de katıra binip bu şehidin önünü kesersin.”

İçleri kan ağlayan Ehlibeyt taraftarları şehidin tabutunu almış yürümüşlerdi. Kılıçlar çekildi, oklar gerildi. Yine vahşet kopmuştu. Oklar cansız cesede saplanıyordu. İmam Hüseyin öne atıldı “Ey Allah’tan korkmaz, Resul’den utanmazlar. Bir şehidin cenazesine bile ok atıyorsunuz. Hangi dinde görülmüştür bu zulüm? Peygamberin Ravzai pakine kimseyi gömdürmeyiz diyerek güya ona saygı gösteriyorsunuz. Onun ailesinin cansız cesedine de ok atıyorsunuz. Saygı bu mu? Ehlibeyt’e düşmanlığınız ne zaman bitecek? İslam arasındaki bu bozgunculuk ne zaman sona erecek? Ben kimsenin kanının dökülmesini istemiyorum. Bizi seven peşimizden gelsin.”

Cenaze alayı döner, Bakiy Mezarlığında anası Hz. Fatma’nın yanındadır artık. Acıları, ızdırapları bitmiş, yüreğindeki sevgi bitmiştir İmam Hasan’ın…

YIKILMIŞTA GİDER İMAM HASAN’IM

HISIM AKRABASI BACI GARADAŞI,

YIKILMIŞTA GİDER İMAM HASAN’IM.

KÖRPE YAVRULARIN BOYUNCUKLARI,

BÜKÜLMÜŞTE GİDER İMAM HASAN’IM.

ÇARKI FELEK GEÇEMEDİ NAZINDAN,

YETİM YAVRUSUNDAN KÖRPE KIZINDAN,

CİĞERLERİ BÖLÜK BÖLÜK AĞZINDAN,

DÖKÜLMÜŞTE GİDER İMAM HASAN’IM.

GÖĞÜS GERDİ BUNCA KAHRA ZULÜME,

KANLI MERVAN MAHKUM ETMİŞ ÖLÜME,

KAFİRİN ATTIĞI OKLAR SALINA,

ÇAKILMIŞTA GİDER İMAM HASAN’IM.

VEDA ETTİ YARARINA EŞİNE,

NİYAZ ETTİ ŞAH HÜSEYİN’İN BAŞINA,

KUDRET MELEKLERİ GELMİŞ PEŞİNE,

TAKILMIŞTA GİDER İMAM HASAN’IM.

ALMIŞ YAVRULARINI KUCAĞINA,

GARİP DÜŞMÜŞ YEZİTLERİN AĞINA,

HAKKI SEVENLERİN GÖNÜL BAĞINA,

EKİLMİŞTE GİDER İMAM HASAN’IM.

KANLI YAŞLAR DÖKER GÖZ PINARINDAN,

DAĞLAR SEDA VERİR AHUZARINDAN,

YEZİTLERCE CİĞERCİĞİ BAĞRINDAN,

SÖKÜLMÜŞTE GİDER İMAM HASAN’IM.

ALİ SEFA GİDER DOTA KOŞARAK,

BAĞRIM DÖVER GÖZYAŞLARIM TAŞARAK,

BACI KARDEŞ İLE HELALLAŞARAK,

ÇEKİLMİŞTE GİDER İMAM HASAN’IM.

İmam Hüseyin hicretin üçüncü, (bir rivayete göre dördüncü) yılı Şaban ayının üçüncü günü Medine-i Münevvere’de doğmuştur. Cenab-ı Fatımat’üz – Zehra’nin ikinci oğludur. Doğum yılı hakkında başk rivayetler de vardır. Doğumu, Hz. Peygamber’e müjdelenmiş, Resul’ü Ekrem, Fatıma-i Sıddıyka’nın evlerine teşrif buyurmuştur. İmam Hüseyin’i kucağına almış, sevip okşamış, yedinci gününde mübarek adını HÜSEYİN koymuştur. İmam Hasan’a doğumu dolaysıyla bir kestiği gibi Hüseyin için de bir kurban kesmiş ve yoksullara dağıtmıştır.

Lakabı eş-şehid, künyesi Ebu Abdullah’tır. Hz. Peygambere yüzü ve sözü bakımından pek çok benzediği için (sebih-i Peygamber) diye de anılır.

Bir gün Hz. Peygamber, Hz. Fatıma’nın evinin önünden geçerken İmam Hüseyin’in ağladığını duyup Cenab-ı Fatma’ya; “Bilmezsin ki onun ağlayışı beni incitir. Hüseyin bendedir, ben Hüseyin’deyim. Hüseyin’i seveni Allah da sever”

İmam Hüseyin doğunca Resul-ü Ekrem, onu kucağına alıp ağlamış, Umeys kızı Esma neden ağladıklarını sorunca; “Azgın bir taife onu öldürecek, şefaatime nail olmazlar diye” buyurmuşlardır. Ve bunu Fatma’ya haber vermesini söylemişlerdir. Haris kızı Ümmül Fazl lübabeden de naklediliyor ki; Resul-ü Ekrem’in İmam Hüseyin doğunca Cebrail’in onun şahadetini kendisine haber verdiğini söylemiştir. Ümmü Seleme’nin bir gün ağlamakta olduğunu görmüşler, sebebi sorulunca; “Resulallah’ı rüyamda gördüm, başları, sakalları toz toprak içindeydi. Ya Resulallah ne oldu sana diye sordum. Hüseyin’in şahadetini gördüm buyurdular”

Hz. Ali Kerbela’dan geçerken Resul-ü Ekrem İmam Hüseyin’in orada şehit edileceklerini bildirmiş, konacağı, şehit edileceği yeri ve İmam hüseyin’in attan düşeceği yeri işaret eylemiştir.

İbni Abbas, Hz. Resul’ü rüyada gördüğünü ve İmam Hüseyin’in şehit edildiğini bildirmiştir.

İmam Hüseyin, kardeşi İmam Hasan’ın Muaviye’yle uzlaştığını duyunca yanına gidip ağlayarak bunun sebebini sorar. İmam Hasan; “Bunda önce babam Ali’nin uzlaşmasına sebep olan şey, buna da sebep oldu” diye cevap verir.

Hiç şüphe yok ki; bu soru İmam’a itiraz yollu sorulmamıştı. Böyle bir şey olmazdı da. Ancak İmam Hüseyin ilerideki kıyamlara aykırı gibi görülen bu uzlaşmanın sebebini daha da açıklamak için sormuştu.

Muaviye Hicretin 54. yılının sonlarında oğlu Yezid’i halife olmak üzere kendi yerine seçmişti. O yıl Şam’lılar, Yezid’e biat etmişlerdir. Muaviye, Medine’ye gelmiş, orada halka bu biat işini açmış, oğlunu övmüş, halkı biate hazırlamaya çalışmıştı. Ertesi yıl yine aynı maksatla Medine’ye gitmişti. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman, Ömer’in oğlu Abdullah, Zübeyr’in oğlu Abdullah biate yanaşmamışlardı. İmam Hüseyin ve Haşimoğlulları da biat etmemişlerdi. Esasen İmam Hüseyin, Muaviye’ye de biat etmemiş ve İmam Hasan bu hususta ısrar etmemesini Muaviye’ye söylemiş, da kabul etmişti.

Muaviye ölünce yerine oğlu Yezid geçti. Yezid Medine Valisi Utbe oğlu Velid’e, İmam Hüseyin’den biat almasını, bu hususta hiçbir geciktirmeye meydan vermemesini emreden bir mektup gönderdi.

Mektup Hicri 60. yılı Receb ayının 24. günü akşamı gelmişti. Derhal imama haber gönderildi ve çağrıldı. İmam yanına birkaç kişiyi çağırdı ve beraberce hükümet konağına gittiler. Yalnızca İmam girdi içeri. Velid, İmam’ı saygıyla karşıladı, Muaviye’nin ölümü nedeniyle Yezid’in hilafetini kabul etmesini ve biat etmesini bildiren mektubu okudu. İmam böyle mühim bir işin hususi bir Mecliste konuşulmasını, gizlice olup bitmesini n doğru olmadığını, halk toplanınca o vakit ne yapılması gerekiyorsa yapılacağını bildirdi. Velid, bu sözü doğru buldu ve Hüseyin’in evine dönmesine müsaade etti. Velid’in yanında bulunan Mervan; “Hüseyin’i bırakma, hapset. Giderse bir daha ele geçmez. Ya biat etsin, ya da boynunu vurdur” diye bağırdı. İmam Hüseyin ise Mervan’a; “Gök gözlü karını oğlu vurdu. Sen mi beni öldürmeye kalkışıyorsun” dedi ve odadan çıkıp gitti.

Mervan, Velid’e hareketinin doğru olmadığını tekrar edince Velid; “Sen benim dinimi mahvetmeye çalışıyorsun. Bütün dünya malını verseler de, gene Hüseyin’in öldürülmesine razı olmam” diye karşılık verdi. Yezid, Velid’in bu hareketlerini duyunca onu öldürttü.

Bu resmi davetten bir gün sonra, Hicri 60 yılı, Receb’in 29. günü Cumartesi gecesi, İmam Hüseyin, Resulallah’ın, Fatimet-üz Zehra’nın, EHLİBEYT’in mezarlarını ziyaret edi Medine-i münevvere’den çıktı, Mekke-i Mükerrem-e’nin yolunu tuttu.

İmam Hüseyin, Medine’den ayrılırken kardeşi Muhammed El Hanifi’ye Mekke’de kalmasına imkan bulamazsa Yemen’e gitmelerini söylemiştir. Yezid’e biat etmedikçe onları rahat bırakmayacaklarını söylemişti. Ümmü Seleme de “Oğulcağızım, Irak’a gitmekle beni hüzünlere boğma. Çünkü ben ceddinden, oğlum Hüseyin Irak’ta, Kerbela denen yerde şehit edilecek sözünü duydum” dedi. İmam Hüseyin de; “Vallahi ben bunu daha iyi bilirim. Çare yok, öldürüleceğim ben. Öldürüleceğim günü, beni kimin şehit edeceğini, nereye defnedileceğimi, EHLİBEYT’imden kimlerin şehit edileceklerini, hepsini biliyorum. İstersen şehit edileceğim ve defnedileceğim yeri sana göstereyim” diye cevap vermiş ve Kerbela tarafını göstermiştir.

İmam Hüseryin hicretin 61. yılı Muharrem ayının 10. günü, ikindi vakti Kerbela’da şehit edildi. Şahadetlerinde 56 yaşını bitirmiş, 57 yılından da 5 ay 7 gün ömür geçmiştir. Hz. Muhammed’le 6 yıl, Hz. Ali’yle 37 yıl yaşamış, kardeşi İmam Hasan’dan sonra da 10 yıldan biraz fazla ömür sürmüştür.

Kerbela faciasından sonra Yezit ordusu, kendi askerlerinden ölen leşleri gömmüşler, ama Hüseyin’in askerlerinden şehit olanları olduğu gibi bırakmışlardı. 3 gün sonra Esedoğulları boyu gelip Şühedayı defnettiler. İmam Cafer-i Sadık’tan rivayet edilir ki; ziyaret adabını bildiren haberlere göre, İmam Hüseyin’in ve Abbas’ın naaşlarının defnedildikleri yerlerin bir sayvan yanı basit bir kulübe vardı ve buralara herhalde küçük bir kapıdan girilmekteydi. Şehitlerin kabirleri de belliydi. Fakat bu basit yapıların kimler tarafından yapıldığını yahut yaptırıldığını bilemiyoruz.

İmam Hüseyin’in türbesi Abbasoğullarından Harun Reşid zamanında (Hicri 170 – 193, Miladi 786 – 809) yıktırılıp yerleri düzeltildi. Memun zamanında (Hicri 198 – 218, Miladi 813 – 833) ise yeniden yaptırıldı. Hicri 236’da (M. 580) Mütevekkil, türbeyi ve civarındaki binaları yıktırdı. Ziyaretlerini men ettirdi. Ertesi yıl bu emri daha da şiddetlendirdi. 10 yıl sonra aynı emri tekrarladı. Orayı düzeltti ve aynı yıl da kendisi öldürüldü. Oğlu Muntasar (Hicri 247 – 248, Miladi 861 – 862) türbeyi tekrar yaptırdı ve ziyaretleri serbest bıraktı.

Bir Hüseyin ki şahadetinden sonra yüz yıllar geçtiği halde, sevenlerin gönüllerinde. Bir Hüseyin ki anıldıkça şehir olmada. Bir Hüseyin ki her an zulme kıyam etmede. Bir Hüseyin ki her an, zulme uğrayanlara güç kuvvet vermede. Her an zulme karşı durmada, her an hakkı izhar etmede. Selamullah ya HÜSEYİN…

Sevgili Canlar, Ehli Beyt için matem haktır. Matem mümine Kerbela olayından sonra Ehlibeyt için haktır. Çünkü Resul-ü Kibriya için kızı Fatımat – üz Zehra anamız yaını tutmuş ve hiç gülmemiştir. Peygamberimiz; “Hüseyin bende, ben Hüseyin’deyim” buyurmuşlardır. Hüseyin’in başına gelen büyük zulme arş bile sallandı, bütün melekler bile yas tuttu. Ey aşk ehli: Bugün mahi Muharrem ayıdır, matem ayıdır, matem tutalım. Yas tutalım.

Ne yastır ki yine gök ve yer coşup ağlar,

Yeryüzünde deprem olmuştur, gökler ağlamıştır.

Gök tabakalarında oturanlar baştan başa cem olmuş,

Evet bela baş göstermiş, garipler ağlar.

Dertli hikayeyi daima kalem elde yazar,

Kendini feda edip hançerden akan kan ağlar.

Ay parçası düşmüş gökten karanlıkta olan ışınsın,

Gözyaşını döküp bulutlar gibi ağlar.

Hüseyin’in ölüm gecesi Kerbela’dan ses gelir,

Peygamber evlatları ah çekip zar zar ağlar.

Aşure gecesindeki olayın mevsimi, zamanı geldi.

Sızlayan şehriban gözlerinden kan, yaş döküp ağlar.

Ümmü Leyla’nın oğlu vay sesi çıkmış göklere,

Gözü savaş meydanında hasret ile bekleyip ağlar.

Kanlı göz yaşlarını döken Kumru bu matemde,

Ehlibeyt’in mazlumiyeti için gözünü feda edip ağlar.

Medine-i Münevvere’de, Hicretin 36. yılında Şaban ayının 5. günü doğdukları rivayet edilir. Doğum tarihiyle ilgili başka rivayetler de vardır. Annesi Yezdcürd’ün kızı Şehruhbanu’dur.

Künyesi Ebu Muhammed, lakabı Zeyn’ül Abidin (ibadet edenlerin benzentisi), Seyyid-üs Sacidin (Secde edenlerin ulusu) ve Züs Sefenat’tır. Sefene diz anlamındadır. Sefenat bu sözün çoğuludur. Fazla secde etmesinden dolayı mübarek alnında ve dizlerinde meydana gelen sertlik nedeniyle bu lakapla anılmıştır. Secad (çok secde eden anlamında) da lakapları arasındadır. İmamlık, oğlu Muhammed Bakır’da devam etmiştir.

İmam Zeynel Abidin, İmam Hüseyin’in oğludur. Doğumu Hicri 36 olarak kabul edilirse, dedesi Hz. Ali Şah-ı Merdan’ın ölümünde 4 yaşını bitirmiş, amcası İmam Hasan’ın vefatında 13 yaşını bitirmiş, bu takdirde de İmam Hüseyin’in şahadetinde 24 yaşını bitirmiş ve 25’ine girmiş olduğu anlaşılır. Kerbela’da rahatsız olduğu için, İmam Hüseyin savaşa girmesini müsaade etmemiştir. İmam Hüseyin’in şahadetinden sonra şimır, Ehlibeyt’in bulunduğu çadıra saldırmıştır. İmam Zeynel Abidin’i şehid etmek istemişler, fakat Hz. Zeynep buna mani olmuş, Hamit bin Müslim de engel olunca şimır bu işten vazgeçmiştir. İmam Hüseyin’in ve Ehlibeyt’in soyu kendisinden yürüdüğü için İmam Zeynel Abidin’e ADEM-İ ALİ ABA da denmektedir.

Ataları Hz. Ali gibi geceleri taşıyabileceği kadar yiyecek ve odun alır, kapı kapı dolaşır, yoksulların evine gider ve onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Bu arada kimsenin onu tanımaması için yüzüne nikap takardı. Yoksullar kendilerine yardım edenin Zeynel Abidin olduğunu, ancak onun vefatından sonra anlamışlardır.

Hz. İmam Hüseyin’in oğlu İmam Zeynel Abidin, Hicri 95’te Muharrem’in 12. günü, Ümeyyeoğullarından Abdülmelik oğlu Velid’in saltanatı zamanında, Hisam bin Abdülmelik’in talimatıyla zehirletilerek şahadet mertebesine ermiştir. Ömrünün müddeti, doğumu Hicri 36 kabul edilirse, 56 yıl, 7 ay, 27 gündür. Kabri Medine’dedir.

Zurare diyor ki: Hz. İmam Muhammed Bakır şöyle buyurdu: “Hz. İmam Zeynel Abidin’in bir devesi vardı. İmam o deveyle yirmi iki defa Mekke’ye gitmişti. Hiçbir yolculuk da ona bir kırbaç dahi vurmamıştır.”

Hz. İmam Zeynel Abidin’in vefatından sonra, hizmetçilerinden biri geldi ve dedi ki: “Deve evden dışarı çıktı. Hz. İmam Zeynel Abidin’in kabrine vardı, diz çöküp boynunu kabre sürerek ağladı. Halbuki o deve, İmam’ın kabrini daha önceden görmemişti deyince, ben o deveyi hemen yakalayın, insanlar onu görmeden ve bu durumdan haberdar olmadan onu yerine götürün dedim”

Bunun üzerine İmam Muhammed Bakır şöyle buyurdu: “Babam Zeynel Abidin vefat edince, babamın devesinde otlak yerinden çıkıp, kendisini kabrin üzerine attı ve topraktan yuvarlanmaya başladı. Bu nedenle o devenin otlak yerine götürülmesini istedim.”

Hucurat s-a 14 – Ya Muhammed iman ettik dediler, Deki: Siz iman etmediniz, ancak Müslüman olduk deyin. İman sizin kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah’a ve Resul’üne itaat ederseniz Allah, yapıp ettiklerinizden hiçbir şey ekşitmez. Çünkü Allah Gaffur’dur, Rahim’dir.

Hucurat s-a 15 – Müminler ancak şu kimselerdir ki, Allah’a ve Resul’üne iman ederler. Sonra hiçbir kuşkuya düşmezler ve mallarıyla, canlarıyla, Allah yolunda didinirler. İşte bunlardır, özü sözü birbirine uyanlar.

İmam Muhammed Bakır, Hicretin 57. yılı Receb ayının ilk günü, veyahut sefer ayının 3. günü Medine’de doğmuştur. Doğum yılları 56. Hicri olarak da rivayet edilmiştir. Babası İmam Zeynel Abidin’dir. Annesi İmam Hasan’ın kızı Fatma’dır.

Künyesi Ebu Cafer’dir. Kendisine Ebu Cafer’ül evvel de derler. Lakabı Bakır’dır. Bakır, yara açan anlamına gelir. İlmi, hikmeti yarıp açtıkları bilgide, kendilerine bir engel, bir sınır tasavvur edilmediği ilmi tamamıyla kavradıkları cihetle bu lakapla anılır.

İmam Muhammed Bakır, Kerbela faciasında 3. yaşını bitirmişti. İmamlık, oğlu Cafer-i Sadık’ta devam etmiştir.

İmam Muhammed Bakır, Ümeyyoğullarından Mervan oğlu Abdülmelik oğulları Velid ve Süleyman’ın , Abdülaziz ve Ömer’in ve Yezid’le Hisam’ın saltanatlarına rastlar.

Bu halifelerin içinde yalnız Mervan oğlu Abdülaziz’in oğlu Ömer bir istisna teşkil ediyordu. Bu zat, hicretin 99. yılında, saltanata gelir gelmez ilk iş olarak, Muaviye’nin koyduğu pis ve kötü biatı, Cuma günleri hutbelerden Hz. Ali’ye yapılan (haşa) laneti kaldırdı ve bunun yerine NAHL suresi 90. ayetinin okunmasını getirdi. Bu ayet şöyle buyurur: “Gerçekten de Allah, adalet ve insanca muameleyi buyurur ve yakınları görüp gözetmeyi emreder. Kötü olan, yapılmaması buyrulan şeylerde ve azgınlıktan, isyandan men eyler. Düşünüp anlamanız için de size öğüt verir.”

Çünkü Muaviye’nin koyduğu Ehlibeyt sövgüsü 68 yıl sürmüştür. Ömer bin Abdülaziz de onu kaldırır ve yerine bu ayetin okunmasını söyler. Allah o insandan razı olsun, Allah o insana rahmet eylesin. Bunun yanında fendek hurmalığı cenabı Fatıma’nın soyuna verdi. Ümeyyeoğullarının gasp ettikleri malları onlardan aldı. Beyt’ül male verdi ve fakirlere Beyt’ül malden verilen payda eşitliğe riayet edilmesini şart koştu. Ümeyyeoğulların onun hareketlerini, hoş görmediler ve onu zehirlettiler. Hicretin 101. yılı Receb ayının 24. günü vefat etti. (Miladi 720)

İmam Muhammed Bakır, Hicretin 116. yılı Zilhicce’nin 7. günü vefat etmiştir. Hicri 114 – 117 – 118 yıllarında vefat ettiği de rivayet edilir. Ömrü 57 yıl 5 ay 7 gündür. Ümeyyeoğulları tarafından zehirlenerek şahadet makamına erişmiştir. Vasiyeti gereği oğlu İmam Cafer-i Sadık tarafından kefenlenip, cenaze namazı yine oğlu Cafer-i Sadık tarafından kılınıp, Medine’de babası İmam Zeynel Abidin’in yanında toprağa verilmiştir.

İmam Cafer’ül Sadık Hicretin 80. yılı Rebiülevvel’in 17’sinde, Cuma günü doğmuştur. Aynı yılın Receb ayının ilk günü doğduğu da rivayet edilir. Babası, İmam Muhammed’ül Bakır’dır.
Künyesi, Ebu Abdullah, Ebu İsmail veEbu Musa’dır. En meşhuru, Ebu Abdullah’tır. Lakabı Sadık’tır.

İmam Cafer-i Sadık şöyle buyurur: “Babam Muhammed Bakır, vefatından önce oğullarını ve şianın kişilerini huzurlarına davet etti, onlara Bakara suresini 132. ayetini okudu ve ayet şöyle buyurdu; oğullarım, Allah size bu dini seçti. Artık siz de ancak Müslümanlar olarak ölün. Sonra yüzünü bana çevirip; ben vefat edince, naşımı yere koy, beni yıka, Cuma günleri giydiğim elbiseyle kefenle, kabrime indirince kefenimin bağlarını çöz ve defnimden sonra mezarımı dört parmak yükselt buyurdu ve sonra huzurundakilerin dışarı çıkmalarına izin verdi.”

İmam Cafer-i Sadık babasına; “vasiyetini yalnızca bana da söyleyebilirdin” deyince, Muhammed Bakır şöyle cevap vermiştir: “Benden sonra işler kimin elinde olduğunu hepsinin bilmesini istedim. Dost ve düşman, hiç kimsenin, senin imametinde bir şüpheye düşmesini istemedim”

İmam Cafer-i Sadık, babası İmam Muhammed Bakır vefat ettiğinde, doğum ve vefat tarihindeki değişikliklere göre; 34 – 36 – 37 veya 38 yaşındaydı. O zaman saltanat makamında Abdulmelik oğlu Hişam vardı.

İmam Cafer-i Sadık iktidarın zaafı karşısında, gerçek İslam’ı yaymak için bir zemin bulmuştu. Fakat aynı zamanda, Mürcie, Kadriyye ve Sufiyye mezhebi karşısında durmak ve bütün bu sınıflara karşı koymak, bu inançlara karşı Ehlibeyt yolunu korumak ve gerçek inancı korumak zorundaydı. İmam Cafer-i Sadık imameti dolaysıyla bu vazifeyi gerçekten de ifa edebilmiştir. Ve zamanındaki çeşitli inançları temsil eden mezheplere karşı Ehlibeyt’e uyanlara Caferi, bu mezhebe de Caferiyye demesini sağlamıştır.

İmam Cafer – i Sadık bilgisiyle, üstünlüğüyle çok büyük bir ön sahibi olmuştur. Maliki mezhebinin kurucusu sayılan Malik bin Enes bu konuda; “Üstünlük, bilgi ve takva bakımından İmam Cafer’den ileri birisini ne bir göz görmüştür ne de kulak duymuştur, ne de öylesi bir kişi, birinin gönlüne ve aklına gelebilir” demiştir. Ebu Hanife’ye ilimde en ileri kimi gördün diye sorulunca; “İmam Cafer-i Sadık’ı gördüm” demiştir.

İmam Cafer-i Sadık Hicret’in 148. yılı Şevval ayının 25. günü Medine’de vefat etmiştir. Mansur tarafından zehirlendirildiği rivayet edilmektedir.

İmam Cafer-i Sadık, vefatından önce, yakınlarını kendine uyanların ileri gelenlerinin hepsini huzuruna çağırıp, onlara; “İbadeti küçümseyenler, kılmayanlar değil, onu önemsemeyerek kılanlar, küçük bir iş sayanlardır. Bunlar bizim şefaatimize nail olamazlar” buyurmuştur. İmamlık, oğlu İmam Musa-i Kazım’da devam etmiştir.

İmam Musa – i Kazım Hicretin 128. yılı, Safer ayının 7’sinde, Pazar günü, Mekke ve Medine arasında, Ebva denen yerde dünyaya gelmiştir. Doğumunun 129 yılında olduğu da rivayet edilmektedir. Babası İmam Cafer – i Sadık, anası Hamide – i Berberiyye’dir.
Künyesi Ebül Hasan, Ebül İbrahim’dir. Emir’ül Mümin’den sonra ilk Ebül Hasan künyesiyle anılmıştır. Lakabı Kazım Alim El-Abdüs-Salih Zeyn’ül Müteheccidin’dir. Kendisiyle tevessül edilerek duaların kabul edilmesi dolaysıyla Bab’ül Havaiç (Hacetler kapısı) da lakaplarındandır. En meşhur lakabı Kazım’dır.

20 yıl babasıyla yaşamıştır. Ömrünün kalan kısmını Mansur, Mansur’un oğulları Mehdi ve Musa ile Mehdi’nin oğlu Harun Reşit’in din hükümdarlıkları devirlerinde geçirmiştir.

İmam Cafer- i Sadık çeşitli münasebetlerle kendisinden sonra İmam Musa – i Kazım’ın imamet makamına geçeceğini bildirmiştir. Bu hususta birçok rivayet vardır. İmam Cafer – i Sadık’ın bütün ashabı ve oğulları, kendisinden sonra Musa – i Kazım’ın imametinde ittifak etmişlerdir. Oğullarından yalnız Abdullah imamet davasında bulunmuş, kendisini uyaranlara da Fathiyye demiştir. Bu bölük de kısa bir süre sonra yitip gitmiştir.

İmam Musa – i Kazım zamanında zuhüd ve takva bakımından eseri yoktur. Gecelerini ibadetle, gündüzlerini itaatla, halka yardımla, halkı irşadla geçirirdi. Çok az uyur, münacatında, ölüm anında rahat hisab anında af ve marifet dilerdi. “Kulundan suçlar, günahlar çoğaldı. Ama katında bağışlamak pek güzel bir lütuf ve ihsan vardı” buyururdu. Münacatından ağlardı, gece ibadeti bırakmazdı, bu suretle müminlere örnek olurdu.

Ataları Hz. Ali’den ve kendinden önceki imamların yollarını tutmuştur. Geceleri işi, ekmek, et, para pul dolu heybesini sırtına alırdı, yoksulların, kimsesizlerin, yetimlerin evlerini bir bir dolaşırdı, kendini tanıtmadan onların ihtiyaçlarını giderirdi. Gene gizlice evine dönerdi.

Medine’de devamlı aleyhinde bulunan bir kişi vardı. Bu insan dedikodudan pek çok ileri gitmişti. Hatta imamın taraftarları arasından onu öldürmek için izin isteyenler bile olmuştu. Yine bir gün birkaç kişi imama gelip bu istekte bulunurlar. İmam Musa – i Kazım, “siz durun, ben şimdi giderim onu uyarırım” der ve katıra binip o adamın tarlasını ortasına doğru sürer. Adam bunu görünce şiddetle bağırıp çağırır, ama Musa – i Kazım hiç aldırış etmeden, o adamın yanına varıp selam verir ve güler yüzle bu hareketinin adama ne kadara mal olduğunu sorar. Çünkü tarla ekiliydi ve adam da tarlayı suluyordu. Adam yüz altın diye cevap verir. Bunun üzerine Musa – i Kazım sorar: “bu tarlada ne kazanacaksın, yani ne verim almayı umuyorsun?” Adam ben gaybi ne bileyim diye cevap verince Musa – i Kazım; “Sözüme dikkat et, ben de gaybi bilmem ama ne umuyorsun diyorum?” diye tekrar sorunca, adam düşünüp iki yüz altın dedi. İmam cebindeki keselerden üç yüz altın çıkarıp adama verir ve; “bu zararının ve umudunun karşılığı, tarla da senin, ne kazanırsan kazanırsın. Allah umduğunu nasip etsin” dedi.

Adam bu hareket karşısında şaşkına döner ve birden İmamın ayaklarına kapanmak ister. Fakat İmam hiç aldırış etmeden katırına binip geri döner. Bu olaydan sonra o kişi sesini keser. Ve adamın tarlası umduğunun üç misli verim verir. Ondan sonra yaptığı hatayı anlayıp imama sığınır.

Harun Reşit, Musa – i Kazım’ı Bağdat’a getirip, Rabi oğlu Fazla’ya, ondan sonra da yaya Bermeki’nin oğluna teslim etti. Onlar da imamı öldürmekten çekindiler. Sonunda imamı Sindi bin Şahike’ye teslim ettiler ve İmam 3 yıl evinden uzakta yaşadı. Bu sürenin çoğunu hapiste geçirmiştir. En sonunda Harun Reşit’in emriyle zorla zehirli hurma yedirilerek öldürülmüştür. Vefatı, hivretin 183. yılı Receb ayının 21. günüdür. Ömrü 55 yıl 5 ay 18 gündür.

İmam Musa – i Kazım Bağdat’ta Kureyş makrebesi dene yere defnedilmiştir. Daha sonra İmam Muhammed taki de yanına defnedilecektir. Onun için iki kubbeli türbe yapılmıştır. Oraya şimdi Kazımiyye denilmektedir. İmamlık, oğlu Ali Mursi Rıza’dan devam etmiştir.

İmam Rıza’nın doğum tarihi hakkın bir ihtilaf vardır. En kuvvetli rivayet, İmamın hicretin 148. yılı Zilkade ayının 11’inde, Perşembe günü Medine’de doğmuş olmasıdır.

Annesi Medine’ye batıdan gelmiş bulunan Tektüm adında bir cariyedir. Ona Tektüm Mersiye derlerdi. Bir Arap şairi, İmam Rıza’nın Allah’ın hücceti olduğun kaydeder.

Ebu Hasan künyesiyle de anılan İmam Rıza, bütün kardeşlerin en büyüğü idi. Hepsinden daha bilgili, fazıl ve dindardı. Babası en çok onu sever ve taktım ederdi. Keza babasının eshabı da onu severlerdi, kardeşlerinin hepsinden daha makbul ve hatırı sayılırdı.

Demek oluyor ki, onun imamlık mevkiine geçmesi çok tabii bir harekettir. Ve buna hiç kimse hiçbir şekilde itirazda bulunmayı düşünmemiştir. Onun imamlığı hemen hemen bütün Müslümanlar tarafından itirazsız kabul ve tasdik olunmuştur.

Hicretin 186. yılı Harun Reşit’in hilafetinin 15. yılıdır. Bu tanınmış Abbasi halifesi, 15 yıldan beri saltanat sürmektedir. İmam Musa – i Kazım zehirlenmiş ve fani dünyadan göç etmiştir. Oğlu İmam Ali Rıza da imamlık makamına geçmiştir.

Harun Reşit 23 yıl hüküm sürmüş ve hicretin 193. yılının 4’ünde Cumartesi günü 44 yaşında vefat etmiştir. Harun Reşit’in ölümünden sonra oğlu Emin, saltanat tahtına oturmuştur.

Harun Reşit ölmeden önce Emin’i veliaht yapmış, ondan sonra da kardeşi Memun’un hükümdar olmasını kararlaştırmıştı. Ülkeyi de Emin ile Memun arasında bölmüş, doğuyu merkezi Merv olmak üzere Memun’a, batıyı da merkezi Bağdat olmak üzere Emin’in idaresine vermişti. Ancak Harun Reşit’ten sonra durum hiç de sanıldığı gibi gelişmedi. Emin, Memun’u öldürüp hilafeti kardeşi Abdullah’a bırakmak istiyordu. Oysa Memun ise Emin’ öldürüp, hilafeti gerçek sahibi olan Ehlibeyt’e bırakmayı düşünüyordu. Bunun üzerine birbirleriyle savaşa girmişler ve Memun, Emin’i yenerek hilafeti ele geçirdi. Fakat hilafeti daha üstün birisine devretmeyi istemiş, hatta bu konuda da; “Yeryüzünde İmam Rıza’dan daha üstün birini bilmiyorum” demiştir. Memun, İmam Rıza’yı veliaht halife olarak tanıtmak üzere çağırdı. Merv’de küçük – büyük bütün Abbasoğullarını toplayıp Ebu Talip oğullarının en üstününün İmam Rıza olduğunu, hilafetin de ona yakışacağını söyler. Tebari Tarihi’nde olay bu şekilde anlatılmaktadır.

Memun, İmam Rıza’ya bir mektup yollayarak hilafeti kendisine bırakacağını söyler. İmam Rıza muhtelif sebepler göstererek bu teklifi kabul etmemiştir. Buna rağmen Memun, Medine Valisi’ne mektup yollar ve İmam Rıza’nın güvence içinde Merv’e gelmesini istemiştir. Bunun üzerine İmam Rıza, Medine’deki ziyaretlerini yapıp yola çıkarak Merv’e gelir.

202 yılının Ramazan ayında Memun, İmam Rıza’ya halka bayram namazı kıldırması için ricada bulunmuştur. Bunun üzerine İmam, “ceddim Resulallah’ın sünnetine uyacağım” deyince, herkes İmam Rıza’nın nasıl namaza nasıl gideceğini merak etmeye başladılar. Çünkü Emevilerin ve Abbasoğullarının zamanında halifenin namaza gitmesi, bir debdebe, bir tantana ve bir ululuk gösterişiydi. Halife altınlarla, mücevherlerle süslü bineğe biner, en yeni, en ihtişamlı elbisesini giyer, gösteriş yapardı. Memun kendi hususi bineğini İmam Rıza’nın bulunduğu evin kapısına, kölelerle göndermişti.

İmam bayram gusulünü yaptıktan sonra dışarı çıktı. Üzerinde beyaz bir pamuklu gömlek, başında beyaz ve yün bir sarık vardı. Ayakları yalınayak, elinde asası vardı. Eshabı ve yakınları da bu tarz da giyinmişlerdi. Biraz yürüyüp durdu ve Allahüekber diye tekbir getirdi. Tekbir sesini duyan herkes, tekbir getirdi. Memun’un adamları, İmamı görünce onlar da bineklerinden indiler ve ayakkabılarını çıkararak yalınayak yürümeye başladılar.

İmam Rıza, bir sür namazgaha doğru yürüyor, sonra tekbir getiriyordu. Her yandan gelen halk da ona eşlik edip, tekbir getiriyorlardı. Adeta bütün şehir İmam Rıza’yla birlikte yürümekte, imamla birlikte tekbir getirmekteydi.

Fazl bin Sehl koşup, bu hali Memun’a anlatır ve bunun böyle gitmesi halinde sonunun ne olacağının belli olmadığını söyler. Memun baktı ki durum değişiyor, insanlar gerçek İslam’ın ve gerçek namazın ne olduğunu görüyor (ki bu durum onlar için hiç de iyi olmayacaktır) hemen önlem almak istemiştir. Bunun üzerine İmam Rıza’ya; “size çok zahmet verdik, makamınıza dönün” demiştir. Hatta namazı her vakit kim kıldırıyorsa, onun devam etmesini emretmiştir. İmam Rıza da hemen evine dönmüştür. Halk da üzüntü içerisinde dağıldı. Gerçekten de aslında Memun, İmam Rıza’ya çok saygı göstermiştir. Hatta rivayetlere göre, İmam Rıza’ya ve Memun’a zehirli yemek verilmiş, Memun kurtulmuş ama İmam Rıza kurtulamamıştır. Sebebi ise; Memun iktidara geldiği zaman, Alevi katliamlarını durdurması olarak iddia edilmektedir.

İmam Rıza’nın kabri, Tuşa’dadır. İmamlık, oğlu Muhammed Taki’den devam etmiştir.

Hicret’in 195. yılı Ramazan ayının 19’unda, Cuma günü Medine – i Münevvere’de dünyaya gelmiştir. Ramazan ayının 15’nde veya Recep ayının 10’unda doğduğu da rivayet edilmektedir. Babası İmam Aliyyül Rıza’dır. Babası vefat ettiğinde 7 yaşını doldurmuştu. Annesi ise Sabike Hanım’dır.
İmam Muhammed Taki bin Ali Rıza’nın künyesi Ebu’l Cafer’dir. Bu künyesi Cafer adlı bir oğlu olmadığı halde kendisinin, atası İmam Muhammed Bakır’dan ayrıt edilebilmesi için Ebu’l Cafer-üş Sani denilmesiyle verilmiştir. Lakabı Cevad Kani Necib Munteceb ve Takiy’dir. İmam Muhammed’ül Cevad veya İmam Muhammed’ül Takiiyül Cevad diye de anılmaktadır. Halk arasında İbni Rıza lakabı da yaygındır.

İmam Ali Rıza’dan sonra imamet, oğulları Muhammed’ül Takiyy’ül Cevad’a intikal etmiştir. Allahüteala ona ümmetin imametini ihsan etmiştir.

218 yılının Recep ayında 20 yıl 5 ay 13 gündür hüküm süren Abbasi halifesi Memun ölünce yerine kardeşi Muhammed Mutasım geçmiştir. Memun’un ölümünden sonra İmam Muhammed Taki Medine’ye döndü. 219 yılının sonlarında Mutasım, Muhammed Taki’yi Bağdat’a davet eder. Bağdat’a ilk hareketlerinde İsmail bin Mihram kendisine, “Korkuyorum. Bir şey olursa senden sonra İmam kimdir?”diye sorar.

İmam gülerek, “Bu sefer sandığın olmayacak. Yani bu defa bana bir şey yapmazlar.” 220 yılı Muharrem ayının 28. günü Bağdat’a vardılar. Fakat Mutasım’ın yanına pek gidemedi. Aynı yılın Zilkade ayının son günü de Bağdat’ta vefat etti. 25 yaşında vefat eden İmam Muhammed Takiyy’ül Cevad’ın eceliyle vefat ettiğine dair rivayetler vardır.

En doğrusu bir gün Mutasım’ın İmam’ı evine davet etmiştir. İmam’a yemek getirtir, getirttiği yemeği yedikten sonra, zehirli olduğunu İmam anlamış ve hemen kalkmış Mutasım; “gelmişken biraz otur” deyince, İmam; “Yok ben gitsem daha iyi olur”der ve aynı günün akşamı evinde vefat eder.

İmam Muhammed Takiyy’ül Cevad’ın cenzaesi Bağdat’ta, ceddi İmam Musa – i Kazım’ın yanına defnedilmiştir.

İmam Muhammed’ül Takiyy’ül Cevad, babası ve ataları vasıtasıyla Hz. Peygamber’den ve Hz. Emir’ül mümin’den rivayetlerde bulunmuşur.

İmamet oğlu Aliyy’ül Naki’den devam etmiştir.

Hicret’in 214. yılı, Recep ayının 2. veya 5. günü, Medine’ye üç kilometre uzaklıkta ve Musa – i Kazım tarafından kurulan Surya Köyü’nde doğmuştur. Doğum tarihi hakkında farklı rivayetler de mevcuttur. Babası Muhammed Taki’yül Cevad, annesi Seyüde Ümmül Fazl diye anılan Semane-tül Mağribiyyet’tir. Babası İmam Muhammed Takiyy’ül Cevad vefat ettiğinde 7. yaşından 4 ay almıştı.

Künyesi Ebu’l Hasan’dır. Aynı zamanda kendisine İbni Rıza da denilmiştir. Lakapları Nasıh, Fettah, Murtaza, Tayyib, Alim, Fakıyh Emin Mütemen, Necib Mütevekkil, Askeri Hadi ve Nakiy’dir. Askeri lakabı, kendisini ve oğlu İmam Hasan’ül Askeri’nin Mutasım tarafından Türkler için yaptırılan Samara’nın Asker Mahallesi’nde oturduklarından dolayı verilmiş ve ikisine de Askeriyen de denilmiştir. Mütevekkil, Abbasioğulları halifesinin de lakabı olduğu için bu lakapla anılması istenmezdi. En meşhur lakapları Makiy ve Hadi’dir.

Hasan’ül Askeri, Hüseyin Muhammed ve Cafer adlı oğulları, bir de kızları olmuştur. Oğlu Muhammed, babası hayattayken, Musul’a yedi konaklık bir mesafede olan bir yerde vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Soyu İmam Hasan’ül Askeri’den devam etmiştir.

İmam Muhammed Taki şöyle buyurur: “Benden sonra imam, oğlum Aliy’yül Naki’dir. Onun emri, benim emrimdir. Onun sözü, benim sözümdür. Ona itaat, bana itaattir. Ondan sonra da imamet oğlu Hasan’dadır” buyurmuşlardır.

İmam Muhammed’ül Takiyyül Cevad’ın ölümünden sonra EHLİBEYT şiası ittifakla, oğlu Aliy’yül Naki-i Hadi’nin imametini kabul etmiştir. Yine arada fesatlar ve Ehlibeyt düşmanlarının dedikodularının başlaması üzerine Mütevekkil, İmam’ı Irak’a davet etmiş, eğer gelmezse zorla getireceğini belirtmiştir.

Bunun üzerine İmam yol hazırlıklarını yapıp Irak’a hareket eder ve orada büyük bir törenle karşılanır. Fakat İmam’ın konaklaması için yer hazırlanmamıştır. Samara’da yoksullar hanı denen bir hana götürüldü. Aslında bu, imama verilen ilk ikazdı.

Bir zaman sonra Mütevekkil, İmam’ı ziyaret etmek yerine, bir adam gönderip görüşmek istemiştir. İmam kalkıp Mütevekkil’in sarayına gitti ve orada ibadet bile etti. İmam Aliy’yül Naki Samara’yı pek sevmişti. Hatta bu konuda; “Ben istemediğim halde beni Samara’ya getirdiler. Buradan çıkarırlarsa yine istemeden çıkarım” buyurmuştur. Sebebini soranlara, havasını güzel, suyunun hoş olduğunu söylerdi. Kendisine ayrılan yerde ibadet ediyor, kendisini ziyarete gelenleri ağırlıyordu. Mütevekkil’le çok görüşmüyordu.

Mütevekkil şaraba ve zevke çok düşkün olduğu için etrafı pek görmezdi. İmam Aliy’yül Hadi Hicret’in 254. yılı Recep ayının 3. günü vefat etmiştir. Mutasım tarafından zehirlendiği rivayet edilmektedir.

İmam Aliy’yül Naki yıkanıp, kefenlendikten sonra cenazesi oğlu Hasan’ül Askeri tarafından kaldırılmış ve aynı yere defnedilmiştir. İmamet oğlu Hasan’ül Askeri’den devam etmiştir.

Hicret’in 238. yılı Rebiülevvel’in 8’inde, Cuma günü Medine – i Münevvere’de dünyaya gelmiştir. Doğum tarihinde başka rivayetler de vardır. Babası İmam Aliyül Naki Hadi, annesi Hadis’tir. Hadis isminin Selil ve Susen olduğu da rivayet edilmektedir. İmam Hasan’ül Askeri’nin vefatından sonra Şia’nın kendisine vurması, Cedde, Büyük, Anne lakaplarıyla anılması bu hanımın ululuğunu göstermektedir. Şeyh Sadık Ahmet bin İbrahim bu konuda şunları söylemektedir: “262 yılında İmam Muhammed Taki’nin kızı, İmam Aliyül Naki’nin kız kardeşi Hakime Hatun’a gittim. Perde ardından kendisiyle konuştum ve inançlarını sordum. Tek tek imamları saydı, son olarak da Hasan’ül Askeri’nin oğlu Muhammed Mehdi – i Sahibi Liva’yı andı. Ben, o şimdi nerede diye sorunca; ‘Gizlidir’ diye cevap verdi. Peki şimdi Şia kime başvuracak diye sordum; ‘İmam Hasan’ül Askeri’nin annesi Büyük Anne’ye’ dedi. Kadının vasi olması mümkün mü diye sordum; ‘Ali oğlu Hüseyin’e uy, o da oğlu İmam Zeynel Abidin’i, koruması için kardeşi Zeynep’e vasiyet etmişti. Zeynep de, Hüseyin bin Ali’den duyduklarını halka söylerdi dedi”

İmam Hasan’ül Askeri, babası İmam Aliyül Naki’nin vefatında 22 yaşını doldurmuştu. Künyesi Ebu Muhammed, lakapları ise Hadi, Rafiyk, Zekiyy Halis ve Askeri’dir. Evvelce de arz ettiğimiz gibi babasıyla Samıra’da Askeriye mahallesinde oturduğu için, Askeriyen denmiştir. Bu mahalleyi, Türk askerleri kurmuştur. Bir tek oğlu Hz. Hucce’den yani İmam Muhammed Mehdi Sahab-i Zaman’dan başka evladı olmamıştır. Zaten onunla birlikte imamlık devri bitmiştir.

Halife Mutevekkil Aliyül Naki’yi Irak’a davet edince İmam Hasan’ül Askeri de babasıyla birlikte Samıra’ya yerleşmiştir. Büyük kardeşi Muhammed, 254 yılında vefat etti. İmam Aliyül Naki’ye uyanların çoğu imamlığın Muhammed’den devam edeceğini sanmasına rağmen, imamlık Hasan’ül Askeri’den devam etmiştir.

İmam Aliyül Naki, oğlu Muhammed vefat edince, Hasan’ül Askeri’ye; “Allah onun yerine seni bana halef eyledi” demiş ve Allah’a şükretmiştir. İmam Hasan’ül Askeri, Abbasioğlulları halifelerinden El Muntezz, El Mühtedi ve El Mutemid zamanında yaşamıştır.

İmam Hasan’ül Askeri; “Cennette bir kapı vardıradı Maruf’tur. O kapıdan hayır sahiplerinden, iyilik edenlerden başkası giremezler. Allah’a ham olsun ki ben halkın ihtiyacını gidermeye çalışmaktayım. Siz de bu yolda yürüyün, çünkü bu dünyada cömertlik edenler, iyilikte bulunanlar ahrette de maruf olurlar” demiştir.

İmam Hasan’ül Askeri, bilgiye, irfana çok önem verirdi. Bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bütün dünyadan ne varsa, hepsi bir lokma olsa, ben de o bir lokmayı alıp iman ve irfan sahibi olan birisine versem de yine onun hakkını ödeyememekten korkarım. Ama bilgisiz, kötü bir kişiye bir yudum su versem, israf ettiğimden korkarım”

İmam Hasan’ül Askeri, Tuhafül-ukul’de zikir edildiği gibi Ehlibeyt’e şu surette öğüt vermiştir: “Allah yolunda takvaya riayet etmenizi ve mücadelede bulunmanızı, iyilikte bulunandan veya günah işleyenden, kimden olursa olsun size emanet edilen şeylere riayette bulunmanızı, emanete hıyanette bulunmamanızı tavsiye ederim. Komşularınızla iyi geçinmenizi, Allah’a ibadetteyken secdede uzun müddet kalmanızı, kulluğu bırakmamanızı dilerim. Çünkü Resulallah’ın risaleti bu esaslara dayanmaktadır. Halkla iyi geçinin, onları dolaşın, hastaların hatırlarını sorun. İçinizden biri takva sahibi olur, doğru söyler, gerçek muamelede bulunur, İslam’ın edeplerine riayet eder. Dini vazifelerini yerine getirirse seviniriz. Bizim övüncümüz, bezentimiz olun, buna gayret edin. Başımızı yere eğdirecek hareketlerden çekinin. Bize layık olmayan düşünceleri giderin, çünkü biz, hakkımızda söylenecek her çeşit iyiliklerden, övüşlerden daha üstünüz. O övüşlere daha da layığız. Aleyhimizde söylenecek kötülüklerden uzağız, bizim Peygambere yakınlığımız var, Kur’an hakkımızı tayin etmiştir. Bizde, başka kim o ayetleri kendisine nispet ederse yalan söylemiş olur”

İmam Hasan’ül Askeri, Müslümanların birleşmesine dair bir mektubunun (Zindegani – i İmam Hasan –i Askeri) Farsça çevirisini Tarih – i Samıra’dan naklen sunmuş ve mektubunda şunlara değinmiştir:

“Müslümanları bir ailenin fertleri bilmen vazifedir. Yaşlıları baba mesafesindedir, küçükleri evlat, yaşıt olanlarıysa kardeş. Bunu böyle kabul edersen nasıl olur da onların birine zulüm edebilirsin. Bu böyle kabul edilince kim, bir başkasının aleyhinde bir adım atabilir. Yahut onun aleyhinde bulunur, yahut da zararına çalışabilir.

Şunu bil ki insanların en iyisi, iyiliği hayrı insanlarca bilinen, fakat kendisi halkın ayıplarını örten, gizli şeylerini yapmayan kişidir”.

İmam Hasan’ül Askeri, Mutemed tarafından hapis ettirilmiştir. Zindandaki memurların biri imama yapılan kötü muameleleri zevcesine anlatırken kadın; “korkuyorum, onun gibi bir zata yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz” deyince, adam kızdı ve “Onu yırtıcı hayvanların bulunduğu yere attırayım da gör” dedi. Ertesi gün, bu fikrini ilgilere bildirip, bu konuda gerekli izni de aldı ve imamı o bölüme yolladı. Kendisi de neler olacağını izlemek istedi. İmam o bölüme girer girmez ibadete durdu, yırtıcı hayvanlarsa imamın etrafında saf düzmüşler ve oturmuşlardır. Bunu gören adam imamı hemen o bölümden dışarıya çıkarmıştır.

İmam Hasan’ül Askeri, Mutemed’in zehirlemesi sonucunda, Hicretin 260. yılının Rebiulevvel’in ilk günü rahatsızlanmış ve 8. günü Hakk’a yürümüştür. Kardeşi Cafer tarafından yıkanıp kefenlendikten sonra tam cenazesi kaldırılacakken, o sıralar 5 yaşında olan Muhammed Mehdi, amcasını çekiştirerek kendisinin imam olduğunu ve babasının cenaze namazını kendisinin kıldıracağını söylemiştir.

Hasan’ül Askeri’nin ölümünden sonra imamet, oğlu Muhammed Mehdi’den devam etmiştir.

On ikinci İmam Muhammed Mehdi, Hicret’in 255. yılı, Şaban ayının 15. günü Cuma gece doğmuştur. O gece, On birinci İmam Hasan’ül Askeri’nin tek oğlu olarak Samara’da doğdu ve ceddine izafeten Muhammed adı verildi.
Annesinin adı Nergis Hanım, Anadolulu, yani Türk olarak bilinmektedir. Araplar bu ismi telaffuz edemedikleri için ona Saykal da demişlerdir.

Muhammed Mehdi’ye “Zamanın İmamı, Hüccet’in İmamı, Hz. Kaim”denildiği gibi, “Mehdi” de denilmiştir. On ikinci imamın hayatı, birtakım harikalar ve sırlarla doludur. Örneğin; kısa süren bir görünüş devresinden sonra birden bire ortadan kaybolmuştur. Bir evin bodrumuna girmiş ve bir daha da oradan çıkmamıştır. Zaten görüldüğü süre zarfında da çok az kişi tarafından görülmüştür. Bir taraftan Abbasi Halifesi Muhammed Mehdi’yi öldürmek için aratırken, diğer taraftan amcası Cafer Yalancı İmamlık iddiasıyla ortaya çıkmıştı. İmam Hasan’ül Askeri ise Beka alemine intikal ettiği zaman en yakınlarına emanet ettiği ve imamlığını müjdelediği oğlu beş yaşlarındaydı.

Muhammed Mehdi’yi yakalayıp yok etmek için her tarafta aramaktaydılar. Ama bulamadılar. Bu döneme Gıybet – i Suğra (yani küçük Kayboluş) dediler. İmam kendisine tabi olanları, mektuplarıyla ve çok sadık birkaç yakınıyla idare etti. Daha sonra da Büyük Kayboluş devri başladı. Ama bütün Şia alemi ve İslam aleminin büyük bir kısmı on ikinci ve sonuncu imam olarak bildikleri Muhammed Mehdi’nin günün birinde zuhur edeceğine ve insanlığı kurtarıp, onlara doğru yolu gösterme vazifesine tekrar devam edeceğine inanırlar. İşte asırlardan beri söylenegelen Mehdi’nin Zuhuru meselesi budur. O zamandan beri bir çok yalancı, İslam dünyasının çeşitli yerlerinde Mehdi oldukları iddiasıyla ortaya çıkmışlar ve insanları aldatmaya çalışmışlardır.

Şia alimleri bu konuda şunları söylemektedirler: “O, ilahi yüksek maslahatlara binaen vaat edilen günü bekliyor. O gün Hakk’ın zuhuru ve hakikatin Tulu-u günüdür. O oturmuş, kulağını gökten inecek ilahi fermana dikmiş, bekliyor. İlahi irade ne vakit icap ederse ve ettirirse o zaman yerinden kalkacak, dünyayı karanlık ve fesattan temizleyecek”

Batılılar ise Hz. İsa’nın dirileceğine inanmaktadırlar. O halde biz Mehdi’ye neden inanmayalım. Mehdi; doğru yolu gösteren irşat ve ikaz eden, hidayet eden, direktif veren önder manasına gelir.

Yüce Allah Kuran-ı Kerim’de birçok ayette Mehdi’yi bildirmiştir. Hz. Peygamber birçok hadisinde ahir zamanda kendi Ehlibeytinden ve kendi adından birinin zuhur edeceğini haber vermiştir. Hz. Ali de bu konuda beyanatlarda bulunmuştur.

Hz. Peygamberimiz zamanında Müslüman olan Abdullah Sebe dahi Mehdi’nin zuhur edeceğini söylemiştir. Şu noktayı da unutmayalım ki; Emeviler ve Abbasiler devrinde bazı kimseler kendilerini Mehdi diye tanıtmışlardır. Hatta bir kısım Müslümanlar da (mesela Muhammed bin Abdullah, Ebu Müslüm Horasaniyye, Muhammed Hanifiyye) Mehdilik isnat ettiler ve birtakım tarikatlar icat ettiler. Hatta bazı Emevi ve Abbasi halifeleri bile çocuklarına Mehdi adını takmışlardır.

Şeyhine mezhebinin kurucusu Şeyh Ahmet İhsani hem Mehdi’nin bir gün zuhur edeceğini söylemiş, hem de onun zuhuruna kadar halk arasında bir temsilci bulunacağını yazmıştır. Şöyle ki; On birinci imamın oğlu olan on ikinci imam Muhammed Mehdi, Hicret’in 260. yılında kaybolmuştur. Belli olmayan bir müddet için perde arkasında gizlenecek ve bir gün zuhur edecektir. Lakin halk içerisinde birisi onun temsilcisi olacaktır.

İşte Seyit Ali Muhammed Bab-i Şirazi bu beyanatın ikinci fıkrasından faydalanarak Mehdilik iddiasında bulunmuştur. Bütün bu olaylar ve işaretler, on ikinci imamın nasıl bir esrar perdesiyle sarılı olduğunu yeteri derecede açıklıkla göstermektedir.

Mehdi’nin günü birinde fesat yolunu tutmuş, dalalet çukuruna batmış insanları kurtarmak için zuhur edeceği, bunun için sadece ilahi işareti beklemekte olduğu yolundaki inançla, Hz. İsa’nın aynı işle vazifelendirilerek gökten inmesini bekleyen Hıristiyanlık inancı arasındaki benzerlik dikkat çekmektedir. Hatta bu yolda başka benzerlikler olduğunu ileri sürenler de olmuştur.

İmam Muhammed Mehdi’ye El Muntazar, Sahibuddar Kaim, Hz. Elnihayet’ül Mukaddese, Recul ve genç manasına gelen Gulam lakapları da verilmiştir. Yüzüğünün taşında “Allah’ın hürcetiyim” yazılıydı.

İmam Muhammed Taki’nin kızı, Hasan’ül Askeri’nin halası Hakime Hatun Muhammed Mehdi’nin doğumunu şöyle açıklamıştır:

“Güneş battığı zaman yeğenim Hasan’ül Askeri’nin evinden kalkıp evime gitmek istedim. Ama yeğenim o gece onlar da kalmamı, çünkü o gece vaad olunan çocuğun dünyaya geleceğini söyledi. Hayret ettim. Zira Nergis’te doğum ağrısı ve sancısı yoktu. Lakin kardeşimin çocuğunu İmam olarak tanıdığımdan ve onun sözüne iman ettiğimden dolayı orada kalmayı tercih ettim.

Güneş yavaş yavaş ağarmaya başladı. Birden bire Nergis inlemeye ve sızlanmaya başladı. Derhal onu kucaklayarak ‘kızcağızım Allah’ın adı sana olsun’ dedim. Çocuğu dünyaya geldi. Bu, bir erkek evlattı. Çocuğu kundaklayıp babası Hasan’ül Askeri’nin yanına götürdüm.

İmam mihrapta oturmuş, ibadetle meşguldü. Oğlunu öptü ve ona Muhammed ismini verdi. Abbasiler’den emin olmadığı için bu doğumun gizli kalmasını istedi. Evet doğum yabancılardan gizlenecekti. Ama dostlar onu ziyarete ve tebrike geliyorlardı.”

Muhammed bin İsmail bin Musa bin Cafer diyor ki; “”Ben İmam Hasan’ül Askeri’nin oğlu Muhammed’i küçükken Samara’da iki mescit arasında gördüm. Evet İmam Hasan’ül Askeri vefat etti, ama bir erkek evlat bıraktı”

İmam Hasan’ül Askeri hastayken kaynatılmış su ister. İlacı kendisine getirirler, tası iki eliyle tutar ama ilacı içemez. Çünkü hastalıktan dolayı elleri titremektedir ve kaseyi bırakır. Afrikalı sadık kölesi Ukayd’a seslenerek perdeyi açmasını, perdenin arkasındaki Muhammed Mehdi’yi çağırmasını ve bu ilacı onun içirmesini ister.

Ukayd perdeyi açınca 5 yaşında, güzel yüzlü, yüzü ve teni ay ışığı renginde ve de saçları koyu renkte olan bir çocuk çıkar. İmam Hasan’ül Askeri, oğlunu görür görmez ağlamaya başlar ve; “Ey Ali Resullun önderi, bana bu suyu içir” der. Çocuk kaseyi alıp babasının dudağına yaklaştırır ve dua ederek Allah’a yalvarır.

Bunun üzerine İmam Hasan’ül Askeri; “Oğlum! Sana müjde veriyorum. Mevud Mehdi sensin. Dünyanın karanlık ve karışık zamanında sen ayaklanacaksın ve kurtaracaksın” der.

İmam Hasan’ül Askeri Hicret’in 260. yılında, Abbasi Hükümdarı ve halifesi El Mutemed Billah’in halifeliği zamanında vefat etmiştir. Mutemed, peygamber ailesinden gelen imamlığı kaldırma niyetindeydi ve bunun için şu emri vermiştir: “Dikkat edin ve iyi kollayın. Eğer İmam Hasan’ül Askeri’nin oğlu varsa onu derhal kılıçtan geçirin, öldürün”

İmam Hasan’ül Askeri vefat ettiği zaman Muhammed Mehdi’nin etrafı büyük bir tehlike çemberiyle çevriliydi. Küçük kayboluş devrinde birbiri ardına dört kişi ona vekillik etmiştir. İmam emir ve tebliğlerinin bu dört vekil vasıtasıyla yaymıştır. Kendisi daima gizli kalmış, hatta kendisi çok az dostu görebilmiştir.

Birinci vekil, İbni Amr Osman bin Şaid’dir. Bu şahıs, imamın babasına da vekillik etmiştir. Muhammed Mehdi’ye beş yıl boyunca vekillik etmiştir.

İkinci vekil, İbni Amr Osman bin Şaid’in oğlu Ebu Cafer Muhammed’dir. O da bir müddet Muhammed Mehdi’ye vekillik etmiştir.

Üçüncü vekil, Ebu Kasım Hüseyin bin Ruh Navbati’dir.

Dördüncü ve son vekil, Ebu Hasan Ali bin Muhammed Samri’dir. Kendisine son zamanlarda az ömrü kaldığı için vekalet hususunda kimseyi tavsiye etmemesi emri verildi. Ve onun ölümüyle birlikte vekillik de son bulmuştur. Böylece Büyük Gizleniş devri de başlamıştır. Bunun ne kadar süreceğini de ancak Yüce Allah bilir.

Dördüncü vekil Ali bin Muhammed’in İmam Muhammed Mehdi’den aldığı son mektupta şöyle yazmaktadır:

“Bismillahirahmanirrahim,

Ey Samıralı Ali bin Mehmet. Bilmiş ol ki altı gün sonra öleceksin. Buna göre hazırlan, ölümünden sonra kimseyi tayin etmiyoruz. Çünkü tam bir kayboluş başlamıştır. Ve Cenab – ı Hakk’ın emri olmadıkça da zuhur yoktur. Bu da uzun bir müddet sonra yüreklere kasvet çöktükten, yeryüzü cebir ve cefayla dolduktan sonra olur. Muhiplerime beni gördüğünü iddia edenler olur. Kim Süfyanı’nın çıkışından önce böyle bir davada bulunursa yalancı ve iftiracıdır. Kuvvet ve kudret ancak Cenab – ı Hakk’ındır.”

Kaynaklar:

On İki İmamlar – Abdullah Baki Gülpınarlı

On İki İmamlar – Murat Sertoğlu

Ehlibeyt Mucizeleri – Adil Ali Atalay

Ermişlerin Bahçesi – Fuzulî